Karanlık, tepelerin ardında gizli planlar mı kuruyor dersiniz?
Yoksa yavaş yavaş güneşi çekerken kendine
Ben geliyorum mu diyor?
O halde kim diyebilir
Ölümün ansızın gelip beni çağırdığını?
Tanrı’nın kaşlarını hep çattığı
Beni azarlamak için pusuda beklediği
Anlatıldı çocukluğumda.
Kandırmışlar beni.
Nereye baktıysam,
Tanrı’nın elleri okşamakla meşgul yarattıklarını.
Saçlarımın arasında Tanrı’nın elleri rüzgar.
Toprağa düşman mı olmalıyım
Bedenimi çağırıyor diye?
Benden koparıp bir daha vermediği
Atalarımı hesaba katarak,
Toprağın göğsünde yaralar mı açmalıyım?
Kabil’in suçunu örten toprak
Tanrı’nın elleri kılığında bana çiçekler uzatıyor.
Bana, seni gaddar olarak anlatanları bağışla.
C.EMERSON
18 Mart 2010 Perşembe
KERVAN GÖÇÜYOR

Ömrünüzün sonuna yaklaştığınızı hissetmeniz; insanlara, çevrenize ve kavramlara yaklaşımınızı nasıl etkiler? Bu soruyu duyan kişinin ilk aklına gelebilecek soru herhalde, ölümü hisseden şahsın ölüme hangi inanç penceresinden baktığını sormak olacaktır. Yaşamı boyunca dünyayı, dünya nimetlerini hedefleyenler, başka bir deyişle; görüp dokunabilecekleri tanrılar edinenler için ölümün ayak sesleri, taptıklarının ihanetine uğramak anlamına gelecektir. Öyle bir ihanet ki bir ömür boyu peşinden koştuğunuz, ağzınıza ikide bir bir parmak bal çalan kadının, ağlarını bir başkası için ördüğünü, bir başkasının yatağından “ seninle işim bitti artık ” kahkahasını duyacaksınız. Dünya öyle kusursuz bir fahişe ki akıllı olduğunu zanneden insanın aklıyla bağını, eteğini hafifçe kaldırarak koparabiliyor. Böylesi bir insanın, ölümün yaklaştığını anlaması nefret ve hiçlik şarjörlerini etrafına boşaltmak biçiminde olacaktır. Herkese ve her şeye söverek ölecektir büyük ihanetin kurbanları.
Dünyadan öteye geçmeye ramak kaldığını anladığı halde tüm eksilmişliğini bile bile, kalanları onarmaya çalışan, hep başkalarının sıkıntılarına eğilen, ölümü başkaları için de sevdirip, sevgiliye vuslata çeviren yüzler, yani; kıyametin az sonra kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikin emrini idrak etmiş olanların ölüm karşısındaki durumu manidardır.
Birkaç haftadır babam, kabristana gidelim de aile mezarlığımızı üç-beş ağaç dikelim diye ısrar edip duruyordu. 7 Mart 2010 günü bu isteğini gerçekleştirdik. Günlük güneşlik bu bahar gününde taze bahar; örtüsüyle, kokusuyla kabristan da bile ölüm fikrini unutturmuştu. Güle oynaya karaçam ve sedir fidanlarımızı diktik. Bir bahçeye fidan diker gibi mezarlıkta ölüm fikrinin kasvetinin dışında kalışına sebep olan şey sadece mevsimin ışıltısı mıydı? Bu soruya rahatlıkla hayır diyebiliyorum. Bu sağlam duruşun arkasında seksen yıllık ömrüyle yeni bir eve taşınacakmış gibi incecik duruşuyla babamdı. Onun için, geride kalanlar eyvahlar ve keşkeler değildi. Doğru bildiği yolun sadık bir yolcusu olarak yaşamak, vaktini; okumak, ibadet ve başkaları için neler yapabilirim fikriyle geçirmek, çevresindekilere güven veriyordu. Mütevazı hayatı, azla yetinmedeki büyük şükrü, sıkıntılarını örtüp başkalarının sıkıntılarını gidermeye çalışması, özellikle de teslimiyeti “her canlı ölümü tadacaktır” hükmünün onun tarafından; gülmek, konuşmak, yürümek gibi idrak edilmesine neden olmuştu.
Bu ziyaret de amaç birkaç çam ağacı dikmekti aile mezarlığımıza. Birer metrelik boylarıyla o fidanlar yanı başımdaki asırlık çınarı, babamı bir kez daha öne çıkardı. Onunla yan yana güneye bakmak, ölüm fikrinin soğukluğunu örttü bembeyaz bir örtüyle…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)