
Evladım, kuzum başka şansın yok. Aç kalırsın kurtlar sofrasında. Yapabileceğin ne var okumaktan başka? Bizim bir ayağımız çukurda. Sana bırakabileceğimiz bir eski apartman dairesinden başka neyimiz var? Etme güzel oğlum bize de kendine acı. Çalış, didin, yorul. Şu dünyadan gözümüz açık gitmeyelim. Sonra senin de zoruna gider, için acır, uykuların kaçar. Nankörlük ettiğin fikri sarar çepeçevre ruhunu. Sen bir dilim ekmeğe muhtaç yaşarken, ben nasıl huzurla yatabilirim toprağın altında? Etme yavrum, zor da olsa saatlerce bir sandalyeye mahkûm olmak, sayılara, formüllere boğulmak… Sabret yavrum, ne olur…
Bu soğuk cümlelerin, evladıyla arasına ördüğü duvarı yıkmak düşüncesiyle oğluna iyice yaklaştı. İçinde biriken anneliği bakışlarında topladı. Gergin ve endişeli yüz, birden müşfik ve mütebessim bir çehreye döndü. Seni incittimse beni bağışla anlamına gelen “çayın altını söndürmemiştim. Sana bir bardak daha getireyim mi güzel evladım?” sözüyle ayağa kalkıverdi. Oğlunun cevabını beklemeden, yüzündeki gülleri odaya serpiştirerek mutfağın yolunu tuttu. Bir an evladını, üç tekerlekli bisikletiyle daracık koridorda duvarları çizdiği, sehpalara köşeliklere çarparak vazoları, saksıları düşürdüğü, çocukluk günlerini düşündü. Biraz durakladı, dudakları titredi “Yine üzdüm ciğerparemi, yine duramadım” dedi kendi kendine. İşaret parmaklarının üzeriyle kirpiklerinde oluşan nemi dağıttı. Özür çayının demini oğlunun uykusu kaçmasın diye epey az koydu, çay tabağına üç şeker, çokça “affet beni evladım” iliştirdi. Çay bardağını titreyen elleriyle delikanlının önündeki sehpaya koydu.
“Ana yüreği evladım, konuştuklarımla seni üzdümse beni bağışla. Dayanamadım senin adına kaygılandım…” yüzünü yere eğmiş, bakışlarını bir noktaya kilitlemiş dinliyordu delikanlı. Derin bakışları, ellerinde hırpalanmış kâğıt parçasının çok çok ötesindeydi. Gerilmişti. Annesinin merhamet yüklü kanat çırpışlarının rüzgârı kalbini titretmese kopabilirdi yaşam ağacından. Hatta bu cümleleri babası söylüyor olsaydı, çoktan kapıyı çarpıp şehrin uçuruma açılan kıyısına koşardı. Sırf annesi getirdi diye soğumaya başlamış çaydan iki yudum içti, ayağa kalktı. “ Anne benim bir süre dışarı çıkmam lazım.” Dedi, ceketini alıp kapıya yöneldi. Annesinin “Aman evladım fazla gecikme” sözü kapının sesiyle noktalandı. Buna benzer konuşmalar ana oğul arasında birkaç kez daha olmuştu. Anne her konuşmada bir şeyleri eksilttiğini hissediyor, bir gün evladının kendisine incitici bir sözle cevap vereceği ihtimalini güçlendiriyordu. Bu güne dek evladıyla sözleri hiç karşı karşıya gelmemişti. Buna mahal verecek ortam hiç oluşturulmamış, aile içinde ipler gerilecek gibi olsa, yetiştiği ocağın, kalbinin derinliklerine işlediği bilgelikle anne devreye girer, bazen ustaca konuyu değiştirir, bazen de kara bulutların arasından birden güneşin yüzünü göstermesi gibi aniden yüzündeki endişeyi kovar, kucaklayıcı bir gülümseyişle ya kocasının hamlesini boşa çıkarır ya da evladının yüzündeki ifadeyi örtüverirdi.
1987 yılının baharında Siirt kırsalında astsubay ağabeyini şehit verdiğinde bir aylık hamileydi. Yüreğe düşen kor gibi ateş, sıkıntı dolu bir hamilelik sürecini tetikliyordu. Hastane odalarında asra bedel acılı günler yaşadı. Yüreğinde, iki yetim bırakmış ağabey acısı kabuk tutmazken bir yandan da karnındaki bebeğe tutunarak hem onu hem de kendisini hayata bağlamaya çalışıyordu. Günler, aylar ağır bir kış, etkisini yavaş yavaş azaltarak geçti. Kabuk bağlamaz denilen yaralar iyileşmeye yüz tuttu. Üst üste yağmış, buza dönmüş kar katmanları güneşin ısrarlı dokunuşlarına daha fazla tahammül edemedi. Hastane odalarının duvarlarını seyretmekten bitkin düşmüş yüz, binlerce ah çekişler, güneşin önce yalancıktan, sonra tüm içtenliğiyle camdan el sallayışları sayesinde ağır ağır çekildi hastane odasından. Hangi acı tutunabildi ki insan ruhuna? Merhamet, unutmak merhemi biçiminde sürüldü yaralara. Hatırlamak eylemi ne kadar üflese de küllenmiş yaralara ancak bir kaç damla gözyaşı çağırabildi kalp ikliminden. İşte o zaman anladı ve Tanrı’ya şükretti unutabildiği için.
Kış, varını yoğunu pek de istifini bozmadan toplamıştı ki geçmişe kalın bir sünger çeken o bebek sesi duyuldu. Sırtında acıdan ağır yüklerle gelmişti bu hastane odasına. Şimdi tüm yüklerinden kurtulmuş ve kucağında güzeller güzeli bir bebekle hem de gülerek çıkıyordu hastane odasından. Kim demiş ümit öldü diye… Önümde, arkamda, sağımda, solumda, kucağımda yüzlerce ümit… Daraltmasını bilen, ümitlerle genişletmez mi? Bir bahar günü şahadet sıçramış papatyaların arasından ölümsüzlük iklimine çekilmiş Mehmet’in ismi yeğenine veriliyor, böylece minik Mehmet ilk sorumluluğunu farkında olmadan omuzluyordu.
Şimdi, yıllar önce bir hastane odasında kendisini uçurumun kenarından çekip ümide bağlayan biricik evladı, Mehmet’i, sırtını annesine dönmüş meçhule gidiyordu.
Annesinin, özrünü iliştirip sunduğu çayın buruk tadı daha geçmeden bir sigara yaktı. Peş peşe, derin derin birkaç nefes çekti. Ekim ayının insana garipliğini hatırlatan soğukça rüzgârına bıraktı sigara dumanını, kendi âhını da ekleyerek. Dalına tutunamayan yaşlı çınar yaprakları rüzgârın dokunuşuyla savruluyor, bir gün önce yağan yağmurun yerde bıraktığı rutubetle buluşuyordu. Ölü yapraklar, rutubet, ekim omuz omuza kasvet taşıyordu şehrin sokaklarına. Sağından, solundan yaşamakla cedelleşen insanlar geçiyordu. Sırt çantalarının altında iyice küçülmüş ilkokul çocukları, bir iki kitap defter taşıyan liselilere göre daha şanssızdı. Sonbahara karşı tedbiri gereksiz gören delikanlılar, ceketlerinin yakalarını kaldırmışlar, hızlı adımlarla sığınaklarına gidiyorlardı. Hayata sürgün orta yaşlı kadınlar ve erkekler deneyimlerini sırtlarına aldıkları giysilerle göstermişlerdi. Yıllarca eve; file, derken poşet taşımaktan çökmüş omuzlarıyla,hastalık yorgunluk, yılgınlık haritası yüzleriyle toprağa daha yakın, daha ağır yürüyorlardı. Dünya hevesleri koskoca bir şaşkınlıktı yüzlerinde. Ekim, elleri poşet yüklü insanların yüzlerine, sararmış yapraklarıyla art arda tokadını indiriyordu. Bir tek el ele tutuşabilenler daha cesurdu, gözlerini rüzgârdan korumak için göz kapaklarını kıssalar da dudaklarında ki ince tebessümler ekimin öfkesini hiçe saydıklarını gösteriyordu. Onlar sığınak olarak birbirlerini bulmuşlardı.
Üç sokak ötede Şehit Ömer Elvan Parkı’nın duvarında arkadaşlarıyla çokça oturur, şakalaşırlar; sınavlardan, dershaneden, netlerden üniversite ve bölümlerden konuşurlardı. Şimdi o arkadaşları, konuştukları üniversitelerin öğrencileriydi. Zaten hepsi başarılı, çalışkan çocuklardı. Kimisi İstanbul’da kalmış, kimisi de Ankara, İzmir ve Samsun’da ideallerindeki bölümlere yerleşmişleri. Arkadaşlıkları, İstanbul’da kalanlarla sıcaklığını muhafaza ediyordu. İl dışına çıkanlarla ise ara sıra telefonla görüşüyorlardı. Gözden ırak olanlar, gönüllerine yeni dostluklar ekiyor, eskiler hatıra bahçesine kovuluyordu. Unutmak bazen bir imkânken bazen de nefretin büyütüldüğü bir kucağa dönüşebiliyor, vefasızlık olarak gönüllere ekilebiliyordu. Yine Şehit Ömer Elvan Parkı’ndaydı. Aylardır çoğunlukla yalnızdı bu parkta. Bu park sürekli canlı kalabiliyordu. Baharla birlikte sandalye, masa ve şemsiyeler dışarıya çıkarılır, yağmurla kabarmış toprak varını yoğunu yeşile yükler, çimler biçildikçe yeşil; taze, diri kokuyla sarıverir tüm parkı. Mevsim yaza dönerken park iyice şenlenir, her yaştan insana kucağını açar, yeşilin tonları arasından rengârenk çiçekler boy gösterir, ekim ayının ortalarına doğru plastik sandalyeler toplanıp kaldırılır, parkın ortasındaki kışlık bölüm canlanmaya başlar. Kalın, bir insan boyundaki camlarla dışarıyla bağ sıkı tutulmuştur bu kışlık bölümde. Bir karış ötenize düşen kar taneleriyle dost olabilir, üzerinize yağıyormuş hissi veren yağmura karşı ceketinizin düğmelerini açarak oturabilirsiniz Şehit Ömer Elvan Parkı’nın kışlık bölümünde.
Mehmet, kararmaya başlamış, soğuk, rüzgârlı bu ekim akşamında kışlık bölümünden içeri girdi. Tanıdık birkaç simayla ve ocakçıyla gözleriyle selamlaştı. Bir kuytu seçti kendine. Daha açılmamış sigara paketini ve çakmağını cebinden çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Dirseklerini masaya dayadı, ellerini çenesinin altında kavuşturdu, rüzgârın cama savurduğu yaprak ölülerinin ardındaki karanlığa gözlerini kilitledi. Onu gördüğü zamanın kapısını araladı. Mevsim kıştı, yılın ilk ayı. Dershaneden çıkmış, eve gitmek üzere dolmuşa binmişti. Şoför koltuğunun hemen ardındaki koltuğa ilişmişti. Dolmuş hızını artırıyor, ince kar tanelerinin uçuşmaları yol kenarındaki bir yolcunun el hareketiyle hız kesiyordu. Dolmuş kapısının açılmasıyla birlikte içeriye diri, keskin ocak soğuğu doluşuyor, içerideki rehaveti bir süreliğine kovuyordu. Radyoda kışa inat “Bir bahar akşamı rastladım size” nameleri ortamın ritmine kulağını tıkamış, alabildiğine ince ve mütebessim, üşüyen kalpleri hatıralarla sarıp sarmalıyordu.
Sağ omzuna bir el değdi, daha başını sağa çevirmeden “Şuradan iki kişi verebilir misiniz?” sözlerini duydu. Sağ omzunda bir demet gül oracıkta öylece duruyordu. Beş goncalı gül dalı, her goncada bin bir bahar rayihası. Toparlanma ihtimalini devre dışı bırakan, ensesindeki o sıcak nefesle gelen efsunlu ses. Vurgun üstüne vurgun. Sesten, soluktan, renkten, kokudan örülmüş ağın ortasında, hiç direnmeden, çırpınmadan boynunu büküyor, bileklerini birleştirip kelepçelensin diye uzatıyordu. O günden sonra, kendisine uzanan hiçbir ele tutunamadı.
Birkaç durak sonra dolmuş durdu, önce bir gurup insan dolmuştan indi sonra bir çift indi dolmuştan el ele, karanlıkta kayboldular…
Artık nereye gidildiğinin, nerede durulacağının hiçbir anlamı yoktu. Dolmuş şoförünün sesiyle yolculuğunun bittiğini anladı. “Kardeş son durak, buralara yabancısın galiba”.
1 yorum: