20 Kasım 2009 Cuma
DİL SÖZDEN AZADE
O gün sen de oradaydın,sen de üşüdün,senin de iliklerine işledi ayaz.Ayaz düştü ürkek yapraklarına.İnceciktin,kırılgandın.O gün gelmeseydin okula,işin çıksaydı,baban seni okula göndermeseydi,ağabeyin o gün askere gitseydi,uyuyakalsaydın,gecikseydin.Oysa geldin,üşüdün,üşüdüm,üşüdük.Üşümen geciktirdi baharı,hırpaladı.İncitilmiş bahar,yazı da güzü de küstürür,bereket kaçar,sonbaharda bağ bozumu şenliksizdir.O kış zor geçecektir;açlık hastalık,ümitsizlik eksiltecektir yaşama sevincini.Sen üşümemeliydin,seni ayaza bırakanlar dünyanın ömründen çaldıklarını bilmiyorlardı.
Uzun zamandır yoktun,gelmiyordun.Ben mi çağırmıyordum seni?Hayır…Sık sık çalardım kapını.Ama orada olup olmadığını hesaba katmadan…Hatta orada olmaman işime gelirdi.Böylece kendi kuytumda kurduğum düzenek işlemiş olurdu.Senaryosunu yazıp oynadığım oyunun temasında boğulurdum o zaman.Çölüme adım atmış olurdum Leyla ya nispet.Tüm bu olan bitene karşın epeydir gelmiyordun.Gelmemekle de haklıydın.Gelmeni gerektirecek, elle tutulur bir gerekçen yoktu zaten.Senin için ne şehirden sürüldüm, ne de zindanlara atıldım.İnsanların alaylı bakışından bir emare yok yüzümde.Tek bir kahramanı kıskandıracak yürüyüşüm olmadı.Ne mecnun diyebildiler bana ne de meczup…Korkaklığım,adımın önünü ve sonunu boş bıraktı.Sana hiçbir gerekçe vermedim ışığı söndürüp perdenin aralığından sokağa bakman için.Senin için sokağınızın lambası sadece korkuyu kovmak içindi,biraz da şenlik mahallenin ergenleri için.Ben sokağınızın neresindeyim?Sadece oradan geçmekle kalmış,kendinden geçememiş biri.Kimse beni işaret parmağıyla göstermedi başkasına.Ben değildim acemi aşıkların gizemli sığınağı.Yıllar sonra geldin, bir gece vakti araladın tedirgin uykumu,girdin gri düşüme.Sadece bir düş diyemiyorum,şubatın içine sızmış bir nisan damlası,biraz heyecan biraz çocukluk,biraz gençlik ve masumiyet ve çarpıntı ve gözyaşı ve özgürlük…
Eskiden…Çok eskiden,20 yıl önce…Dünya bana karşı çaresizken,geçebilirdim mumdan gemilerimle ateş denizlerini.Küplere binerdi dünya,yüzüne bakmaya tenezzül etmeyişim delirtirdi onu.Neyi var neyi yok dökerdi dibine ayaklarımın.Olmadı,kendi gelirdi beyaz omuzları azade örtülerden.Yüz bulamazdı benden anlayamadım o günlerde arkasını dönüp gidişindeki esrarı.Adem i yeryüzüne çekip indiren güç beklemesini bilirmiş meğer.
Gelirdim,gelirdin,dünya bulaşmamış destanlar parlardı düşümde.Gözyaşıyla doğrulurdum ve yıkılmazdım bir daha dünyaya.Akıl yorulmadı çünkü orada yoktu,ta yolun başında kalakaldı oracıkta dizüstü.Akıl terazisi elinde,pazara çıkan hiç kimse tartamadı seni;nasıl düştü,nereye düştü?Bir lokma,bir hırka,dil sözden azade,göz uykudan.Kalp otağında çümbüş,ıstıraptan ziyade.Kalp kalbe ışığın raksı,yedi rengin ötesi sessizlikte ses hızdan öte hız.
Ve geldin.Yüzüne baktım.Göremedim seni çünkü dünya değdi gözüme.
Ben senin gülüşüne tutuldum önce.Yüzün çok eskilerden;yani dünyanın henüz bulaşmadığı mekanlardan,bir evvel zaman resminden,altlarından ırmaklar akan,ayetlerin yeryüzüne inmediği,maveradan bildiğin yüzün…Koşarken atların kıvılcımlar saçtığı,ışığı gördüğüm yüzün…Ben senin gülüşüne tutuldum önce.Sonra gülüşündeki gülü gördüm senin.O gül ki biliyorum onu;eskimez,pörsümez,her iklimde rüzgarların başını döndürür,rüzgarları döndürür ağır ağır.Ben gülüşündeki güle tutuldum önce.Ben ellerine tutuldum,yeryüzüne uzanmış ellerine tutundum.Al beni dipsiz kuyulardan.Kurşununu bekleyen atın İsa sıydın sen.
Geçti zaman,geçti çocukluk kervanı,sen serpildin.Döndü devran dünün kralları tahtsız,seni ayazda bırakanlar sanık.Önce liseli zamanlar,sonra ünivesiteliyiz aynı şehirde.Karşılaşıyoruz ara sıra banliyö vagonlarında,okuluna geliyorum,koridorda parlıyor yüzün’niçin geldin’ diyorsun tüm saflığınla,’komşu kızını ziyarete geldim’diyorum,büküyorum boynumu.Yürüyoruz,konuşuyoruz,şehir akıyor dışımızdan,içimizden ırmaklar…Ankara gürültülü,puslu,yürüyoruz yan yana,konuşmuyoruz çoğu zaman,ara sıra gözün değiyor gözüme mahcup ve masum.Sen de sarsıldın biliyorum.Sen de acının kuytusunda, acıya müptela oldun.Söze ne hacet dedik gönle Mecnun un ahı düşünce.Elin elime değseydi,düş gözüme mil çekilecekti.Aşk,söze eğilseydi bir daha ayağa kalkamayacaktı.Senin orada olduğunu bilmek,sesini duymak seni misafir etmiş mekanları seyretmek,varlığının sindiği her nesnenin sarhoşluğunu görmek Kays ı Mecnun a çeviren iksiri zerk ediyordu damarlarıma.Sana ne söyleyeyim?Bana ne söyleyesin?Sır çözüldü,yıllar böylece geçti,düş ikliminde görüştük çokça,çokça arındım gözyaşı pınarlarında ve sen ayrıldın Ankara dan,Ankara karardı,güneşin doğduğu tarafa gittin,güneş daha bir keyifle doğdu iki yıl.Ben karaya sürgün,ben Ankara ya sürgün.
Karalara büründüm yokluğunda.Bitirdim okulu,bitirdim Ankara yı.Yokluğun kara demek ki Karabük e sürüldüm,güneşin doğduğu yere inat.Düş penceresini aralamasam geceler de zindan.Olmadı…Görmeliydim seni…Sana yazdım…Dünya sürgünümü yan yana aynı hücrede tamamlayalım dedim.Olmadı…Mektup eline geçmedi…Okuluna gittim,oradan ayrılmışsın.Dört yıl çözülmeyen dil,ulaşmayan mektup,sonra seni okulda bulamayışım…Ne demekti bütün bunlar?Yazgının bir eli batıya bir eli doğuya uzanmış,bir elinde sen bir elinde ben.
Terminal,yeryüzüne dağılmış anlamların bir araya gelip gözle görülebilir kılındığı mekanlardan…Başlamak ve bitirmenin adı.Vuslatın ve ayrılığın,acıyla mutluluğun,eksilmekle tamamlanmanın,toparlanmakla dağılmanın,gelmekle gitmenin,yazgının aramızda dolaşıp bize dokunduğu yerlerden…Yazgı en çok bir limanda patlar yüzünüzde keskin bir tokat kılığında.
Islak bir Ankara ekimi,otobüsün hareket saatini bekliyorum,güneş batalı bir saat olmuş,yola düşen her canlı zayıf,savunmasız,her yolcu siperin dışına çıkmış silahsız bir asker gibi.Ve sen çıkıyorsun karşıma,yıldırım düşüyor terminale,tebessümün delip geçiyor yüzümü,yazgı tam on ikiden vuruyor,yüzüstü yığılıyorum yere.Bulduğum,söyleyemediğim,sığındığım,ulaşmaya çalıştığım sendin ve karşımdaydın.Geciktim,geciktin.Görmeseydim,görünmeseydin…Ellerin ve parmakların eskisi gibi kalbin kadar yalın.Bir işaret yok yüzük parmağında.Vuruldum tebessümünle,yere düşüyordum,parmağımdaki nişan yüzüğü üstüme düşüyordu,eziliyordum.
11 Kasım 2009 Çarşamba
TÜRK OLMAMIZ YANLIŞ YAPMAMIZI ENGELLİYOR MU?
Türklerin İslam’la müşerref olması, Türkleri sıradan bir kavim olmaktan çıkarıp yüksek kültür ve medeniyet sahibi bir millete dönüştürdü. Türk mimarisi, şehirciliği, müziği, edebiyatı, ahlakı, anlayışı, birinci sınıf bir millet olgusunu besledi. Birinci sınıf bir millet olmak, o milletin bireylerine haysiyet ve seçkinlik kazandırdı. Bu hal Türkleri her türlü ahlaki zaafa düşmekten alıkoydu. Türk; yalan söylemez, ihanet etmez, fesat çıkarmaz, mazlumun yanındadır, zalimin düşmanıdır gibi tüm olumlu-erdemli hallerle birlikte anılır oldu. Asalet denilen güzellik kanla alakalı bir durum değil, birçoklarının anladığı gibi. Önce faziletleri hak etmek, sonra onunla beraber anılmak, sonra da o faziletlerin dışına çıkamamaktır asalet. Yüksek ahlaki değerlerin yörüngesinden çıkamayıp bunun gereğini yaptığınız müddetçe de hayranlık duyulan, taklit edilmeye çalışılan, günümüz diliyle söylersek bir markaya dönüşüyorsunuz. Türklerin, erdemleri baş tacı yapıp ona göre şekillendirdiği yeryüzü düzeneği, merkezi İstanbul olmak üzere uydularını da oluşturdu. Bugün de Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da bu yüksek kültürün hırpalanmış izlerini rahatlıkla görebiliyoruz. Batılı seyyahların, romancıların, sefirlerin yazdıklarında anlatmaya çalıştığımız ruhun varlığını rahatlıkla görebiliriz. Türk gibi onurlu, Türk gibi dürüst, Türk kadar güvenilir sözleri bugün düştüğümüz noktayı anlamamızı kolaylaştırıyor.
Bugün nerde duruyoruz? İyi bir karnemizin olduğunu ne yazık ki söyleyemiyoruz. Suç dosyamız oldukça kabarık. Vurgun, talan, yolsuzluk, rüşvet, köşe dönücülük, gasp, hortumculuk, kaçakçılık, gelir dağılımı adaletsizliği, cinayet… Akla gelebilecek her türlü fenalıkla birlikte anılıyoruz desem abartmış mı olurum? Şimdi asıl yapmamız gereken bu konuda tefekkür etmek bu millet ne yaparak değerine değer kattı? Veya bu milletin başına hangi işler geldi de irtifa kaybetti? Sıkıntımızı daha da netleştirmek için şu soruları da sorabiliriz. Vatanıyla milletiyle, inancıyla, tarihiyle, organik bağlarını canlı tutup, “Mensup olduğum milletin adını lekelemekten korkarım.” diyerek bir yanlışı elinin tersiyle iten (asalet sahibi) kaç vicdan kaldı? Başka bir deyişle İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in şahsiyet hücreleri kaçımızın hayatını biçimlendiriyor.
Yaptığımız her yanlış gösterdiğimiz her zaafı bireysel bir kusur olarak anlamayalım. En küçük hatamız bu milletin kumaşını zedeliyor. Yeniden var olmanın yolu İstiklal Marşımızdaki insana ulaşabilmek…