İnsanın zaruri ihtiyaçlarını dışarıda tutarsak(en sadesinden yeme, barınma, giyim)nesne bolluğunun içinde olması, çokça nesneyle temas halinde olması onun kemale ermesi için bir engel midir? Yoksa onun kemalini hızlandıran bir etken midir? Tabi bu soru öncelikle, kemale ermek-olmak-olgunlaşmak diye bir derdi olanları ilgilendiren bir sorudur. Böyle bir derdi olmayanların kendileri zaten nesneleşmiş demektir. Başka bir deyişle, kendilerine ilham edilmezse hayvanlardan da aşağı eylemlerin failleri olarak ömürlerini harcayacak ve öylece haşrolacaklardır Allah muhafaza. Bir de yeryüzü serüveninin sadece ve sadece kendini bilmeye matuf bir imkân olduğu bilincini diri tutarak ömür fırsatını idrak edenler vardır. Onlar için mal-mülk, evlat, makam, bilumum başa gelen belalar ve sevinçler rastgele haller değildir. Hepsi birer imtihan vesilesidir. Onlar dünyaya alışmayı zül addeder, haddini bilen misafirler oldukları bilinciyle dünyaya temas ederler.
Bu topraklar sahibi olduğu canın ve malların hesabını verememe kaygısını iliklerine kadar hissedip bu şuurla yaşayanların vatanlaştırdığı topraklardır. Bu bilinç canı ve malı tutmaktan çok hak yolunda sarf etmeyi bir yaşam biçimine dönüştürmüştür. Yani çokça nesneyle tanışmak, onların maliki olmak, daha da öteye geçip bunlara tamah etmek hastalık olarak görülmüştür.
“Devir değişti” diyerek tüm bu anlatılanların üstüne bir çizgi çekebilirsiniz. Benim elden ne eksiğim var diyerek krediler çeker; ev, araba, yazlık alabilir yeni çıkan teknolojik tüm ürünlere, masaj aletlerine, teninizi genç gösterecek kozmetik ürünlere bolca harcama yapabilir, masaj salonlarının müdavimi olabilirsiniz. Bizi böyle düşünmeye zorlayan “Elden ne eksiğim var?” sözüne dönecek olursak belki hastalığımızın ne olduğunu bulabiliriz. İnsan, ele yani başkalarına ayarlı yaşayarak kendini bulur mu, yoksa kendini kayıp mı eder? Peygamberimizin ve Hz. İsa’nın ortak uyarısıyla çoğunluğa ayak uydurmanın bizi yoldan çıkaracağını bilmeliydik. “Elle gelen düğün bayram” ibaresi aklı, vicdanı ateşe vermenin diğer bir adıdır. Bu durumda “Uyma eller sözüne” diyerek bir yol geliştirmek çok daha akıllıca olacaktır. Tabi, varlığına anlam biçmeye çalışanlar için.
Toplum olarak, bize bu toprakları vatan kılan düşünceyi yani canı ve malı emanet olarak görmeyi, bu nedenle sımsıkı onlara sarılmamayı terk edeli, yönümüzü batıya çevirerek “Bizim onlardan ne eksiğimiz var?” diyoruz. Böylece kime göre, kime ayarlı yaşadığımızı da itiraf etmiş oluyoruz. Menzile ulaşma yolunda gözüne o kadar çok şey-nesne çarpıyor ki yolunu karıştırıyor sonra da yoldan çıkıyorsun. Yoldan çıkanların vatanı da namusu da risk altında demektir.
İşin doğrusu ne mi? Başkalarına benzemeye çalışacak kadar ahmak olmamak… Kim kimin koluna girmişse, onunla aynı yöne ilerliyor demektir.
14 Eylül 2009 Pazartesi
3 Eylül 2009 Perşembe
İÇİMDEKİ SAAT
Çok yaprak düştü dalından
Usanmış,
Biraz da mütebessim.
Göğsünde kıymıklar hiç acıtmıyor gibi.
Zamanın törpüsü biraz daha
Küçültüyor eylülü.
Sesli bir sükût çiziyor alnımı,
Göçüyor kervan…
Tutunamadığım.
Tut elimden, dünün güzel kadını.
İnsan oldukça kırılgan bir varlık. Bakmayın onun kendinden emin yürüyüşüne. Hangimiz bir damla gözyaşıyla vurulup yığılıvermeyiz yere? Bir cümle, bir kelime, için için kemirip bitirir bizi. Yıllarca harabeye dönmüş yüreğimizle idare eder, tenimizin duvarlarına yaslanırız. Çoğu zaman anlayamayız, başkalarının yere oldukça sağlam bastığını düşünürüz. Onların kendinden emin gülüşlerine, ahkâm kesmelerine, titizliklerini, kendimizde bir eksiklik varmış gibi algılar, biraz da kıskanırız. Oysa onlarda bizim hissettiklerimizi bize karşı düşünüyorlardır. Karşınızdaki insanın sözlerini, hal dilini elediğinizde kocaman bir “gariplik” çıkar karşınıza.
Zaman, bu kırılgan varlığın, ezelden ebede düşmanı olagelmiştir. Hatta onun kırılganlığının başat nedenidir zaman. Dünya, değirmeninde öğütür durur insanı. Zaman hilekârdır, önce şirin görünür insana. Aynalara küsene dek anlayamayız bunu. Sonra o acımasız tokat iner suratımıza ve neye uğradığımızı anlayamaz, afallarız. Kimi gizli kimi aşikâr herkes yaşar bu afallamayı.
Sonra kaçan kervana ahlar çekilip hayıflanılır. Geride bırakılmış hatıralar çağırılır yaşanmışlar mezarlığından. Kör ölmüştür ve badem gözlüdür artık. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmuştur. Oysa dizinde derman, gözünde fer olsaydı ona dağ mı dayanırdı aşılacak? Tutmaz elinden hatıralar, dünkü bahardır o.
İnsan kendi gerçeğini böylece fark eder. Kendisi ile yüzleşir. Yüzüne anlam ve derinlik gelir. Gerçek sözler bundan sonra dökülür dillerden. Yürekle yüz bundan sonra dost olur ve uyuşurlar. Maskeler atılır, yüzlerdeki ifade berraklaşır. Bir soru beyni kemirir durur: “İçimdeki saat ne zaman duracak”
(2003)
Usanmış,
Biraz da mütebessim.
Göğsünde kıymıklar hiç acıtmıyor gibi.
Zamanın törpüsü biraz daha
Küçültüyor eylülü.
Sesli bir sükût çiziyor alnımı,
Göçüyor kervan…
Tutunamadığım.
Tut elimden, dünün güzel kadını.
İnsan oldukça kırılgan bir varlık. Bakmayın onun kendinden emin yürüyüşüne. Hangimiz bir damla gözyaşıyla vurulup yığılıvermeyiz yere? Bir cümle, bir kelime, için için kemirip bitirir bizi. Yıllarca harabeye dönmüş yüreğimizle idare eder, tenimizin duvarlarına yaslanırız. Çoğu zaman anlayamayız, başkalarının yere oldukça sağlam bastığını düşünürüz. Onların kendinden emin gülüşlerine, ahkâm kesmelerine, titizliklerini, kendimizde bir eksiklik varmış gibi algılar, biraz da kıskanırız. Oysa onlarda bizim hissettiklerimizi bize karşı düşünüyorlardır. Karşınızdaki insanın sözlerini, hal dilini elediğinizde kocaman bir “gariplik” çıkar karşınıza.
Zaman, bu kırılgan varlığın, ezelden ebede düşmanı olagelmiştir. Hatta onun kırılganlığının başat nedenidir zaman. Dünya, değirmeninde öğütür durur insanı. Zaman hilekârdır, önce şirin görünür insana. Aynalara küsene dek anlayamayız bunu. Sonra o acımasız tokat iner suratımıza ve neye uğradığımızı anlayamaz, afallarız. Kimi gizli kimi aşikâr herkes yaşar bu afallamayı.
Sonra kaçan kervana ahlar çekilip hayıflanılır. Geride bırakılmış hatıralar çağırılır yaşanmışlar mezarlığından. Kör ölmüştür ve badem gözlüdür artık. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmuştur. Oysa dizinde derman, gözünde fer olsaydı ona dağ mı dayanırdı aşılacak? Tutmaz elinden hatıralar, dünkü bahardır o.
İnsan kendi gerçeğini böylece fark eder. Kendisi ile yüzleşir. Yüzüne anlam ve derinlik gelir. Gerçek sözler bundan sonra dökülür dillerden. Yürekle yüz bundan sonra dost olur ve uyuşurlar. Maskeler atılır, yüzlerdeki ifade berraklaşır. Bir soru beyni kemirir durur: “İçimdeki saat ne zaman duracak”
(2003)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)