6 Ağustos 2009 Perşembe

AŞKI İFŞA

Senin gerçek adını burada anmayacağım. Sana tüm güzel isimlerin anlamlarını yükleyerek Esma diyeceğim. Şimdi sen çoluk çocuğa karıştın. Eşin var, yuvan var, onlar için çırpınıyorsun. Umarım, saadet rüzgârları evinin penceresinden eksilmiyordur. İki cihanda da yolun açık, yüzün gibi aydınlık olsun.

Zaman: Lise 2… Mekân: İlk Kurşun Sokağı…

On altı yaşının isyanıyla karışık kırılganlığı kol geziyor ruhumun sokaklarında. Her halim gençlik baharından izlerle dolu. Kırılganlık, boynu büküklük diz boyu. Diğer duygulara göre zayıf da olsa isyan koşuyor zayıf damarlarımda. Taze baharda sürgünlerin birden atılışı gibi cesurca ben de uzamıştım. Ki o sürgünler deli rüzgârlar karşısında taze bir ölümle tanışırlar. İnsanın en çok içini burkan, keşke dedirten bir ölümdür bu. Güneşe ulaşma arzusu, kaynağına sağlam tutunma yeteneğini trajik bir biçimde elinden alır sürgünlerin.

Gençliğimin ilkyazında yaşam ağacını iyice kavrayamamış, ailemin olağanüstü desteği olmasa her an kopacak, savrulacak durumdayım. Tüm bu fırtınaların ortasında sana niçin rastladım, nerden çıktın karşıma, nasıl yakalandım ipekten tebessümüne?

Onu ilk kez ablamın düğününde gördüm. Mahalleye yeni taşınan komşu kızıydı o. Her şey o günden sonra başladı. Zaman o günden sonra kendini hissettirdi. Sırtımdaki demir külçelere rağmen yokuşa vurdu, susuz bıraktı. Saniyeler yatıya kaldı, uzadı geceler, gün doğmak bilmedi, uyku uzun gurbetlere çıktı. Zaman alaycı kahkahalar savurdu şaşkın yüzüme. Sevgilinin eviyle müşerref sokak. İlk Kurşun Sokağı’ndan geçerken mutfak penceresinin beyaz tüllerinin arkasındaki ağartı onun ağartısıysa eğer, zaman zincirlerini koparıyor, birkaç dakikalık zaman, gözlerinizin önünden Miraç biniti gibi uçup gidiyor. Geride, gecelerinizi ve gündüzlerinizi teslim almış birkaç kare sevgili hatırası. Dışarıdan, onun yaktığı lambalar diyerek perde arkasındaki ışığı seyretmek, perdeye düşen gölgeye sığınmak sokağın ayazının, karanlığının üstünü örtüyordu.

Gece boyu beklenen sabah oluyor, küskün güz güneşi bölük pörçük yüzüyle gariplik aşılıyordu yeryüzüne. Aslında ne kadar da zayıftı şu insanoğlu… Güneşin tebessümünü görmese büzüşüyor, yalnızlaşıyor, garipleşiyordu.

Annemin endişeli yüzünü evde bırakıp okula gitmek için yola çıkıyorum. Saat sekiz, sevgilinin doğmasına üç, dört dakika var, ağırdan alıyorum. İşte göründü, İlk Kurşun Sokağı’nda. Kumral saçlarının altında apak yüzüyle önce içimi, sonra sokağı aydınlattı. Sanki güneş gri bulutları aşıp yere teşrif etmişti. O yürüdükçe ne var ne yok donup kalıyor, kimse haddini bilmemek gibi bir kusur işlemiyordu. Yavaş yavaş bana doğru yaklaşıyor beni geçiyor, ben ise nesnelerden bir nesne olarak orada duruyorum. Bilmiyor ki aslında ben onunla aynı sokağı, aynı caddeyi, aynı şehri paylaşmaktan hoşnudum. Uzağına düşürmediği için Allah’a şükrediyorum. İşte şimdi onun kokusunu içime çekiyorum.
Bir vesile ile aynı çatı altında bulunmuştuk. Onun amcası bizim yakın komşumuz… Vesileyi hatırlamıyorum, amaç tecelli etmişti ya, sebeplerin ne önemi var. Bir de baktım o. “Hoş geldiniz” diyor oradakilere, sonra bana doğru yaklaştı… Elini uzattı, “Hoş geldiniz” dedi. Elim eline ilk kez değdi, bin kere değdi ateş. İlk kez yüzüme değdi bakışları, gözlerime değil. Dayanır mıydı gözlerim nura bu kadar yakından bakmaya? Onun tarafından kaale alınmak onun esiri olmanın ilanıydı.

Pervanenin kanatları tutuştu, gönül ballar balını buldu, kovanını yağmaya bıraktı. Ondan gayrı neyi varsa yele verdi. Sustu, uzun zamanlar sustu. Sorulana en kestirme cevaplar verdi. Annesi babası çok üzüldü. Üzüntülerini belli etmemeye çalıştılar. Bir çift kelam edersek elimizden kaçırır mıyız endişesiyle mütebessim sustular. Merhamet kapılarını ardına dek açtılar, hep gözlemlediler; ama hiç hissettirmediler. İyilikleriyle, çocuklarının kendilerinden yüz çevirmesine izin vermediler.

Okuldaki durumum da hiç iyi değildi. Aylar birbirini kovalamış yaz tatili gelmişti. Beş dersten bütünlemeye kalmıştım. Vicdanımı yokladığımda ailemin sonsuz iyiliğini ezip geçemiyor, iyice incelmiş kalbimi yedeğe çekemiyordum. Annem ve babam adına biraz olsun hayata tutunmaya çalışıyordum. Bu düşüncelerle bütünleme sınavlarına girip çıkıyordum. İşler hiç de iyi gitmiyordu. Kimya dersinden bütünleme sınavına girmiştim. Sınavda on, on beş dakika kadar durdum. Bir şey yapamayacağımı anlayınca kâğıdı masanın üzerine bırakıp çıkıyordum ki mütebessim, şefkat yüklü sesiyle kimya öğretmenim Münasim Hanım’ın: “Nasıl geçti imtihanın evladım” sözünü duydum. Yüzümü yerden kaldırmadan, bir an önce sınıfı terk etmek istedim. “İyiydi hocam, iyiydi” diyerek sınıfı terk ettim. Oysa bütünleme sınavlarındaki matematik dersinden sonraki en kötü kâğıdı vermiştim. Lisede bir yıl kaybederek bir türlü sırtımı dönemediğim ailemi üzecek miydim yoksa?

Günler iç çatışmalarımla zor da olsa geçti. Sınav sonuçları belli olmuştu. Dünya kendisine sırtını dönen, sevimli görünmeye çalışmayan herkesi dışlıyordu. Kimileri için bu dışlanmışlık özgürlüğün ta kendisiydi. Sınav sonuçlarına baktığımda şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. Matematikten sorumlu da olsa sınıfı geçmiştim. Tarih, biyoloji ve fizikten derme çatma bir şeyler yapmıştım; ama kimyadan nasıl geçtiğimi anlamakta zorlandım.

Münasim Hanım’la ders ortamında neredeyse hiç irtibat sağlayamamıştım. Dersle hiç ilgim yoktu. Sınıfta zaten kimya ile haşır neşir olmaktan fazlasıyla mutlu, başarılı arkadaşlar vardı. Kimi zamanlar bir problemin çözümü esnasında Münasim Hanım’ın dudağındaki acıyla karışık tebessümle, endişeli ve ürkek gözlerle bana baktığını hissederdim. Kazara göz göze geldiğimizde hemencecik gözlerimi kaçırırdım öğretmenimden. Birçok öğretmenim “Ha varlığı ha yokluğu” diyerek başlayıp “Eskiden bu çocuk böyle değildi, son bir yıldır aptallaştı” dediği bir öğrenciyi yani beni geçememiş, benim üzerimde durmuştu, beni düşünmüştü, bana değer vermişti. Hatta beni yitirmemek adına sınav kâğıdımla oynamış, sınavımı geçebileceğim nota yükseltmişti. Yasal olmayan bir iş yapmıştı Münasim Hanım. Beni kurtarmak adına tehlikeden başka bir şey taşımayan bir yükün altına girmişti. Yaptığı yasal değildi. Aşk da yasal değildi. Demek ki onun da kalbinde eskilerden kalma kapanmamış bir yara vardı. Hal dili bu fedakarlığı yapmaya zorlamıştı.

O günden sonra Münasim Hanım’la selâmlaşmalarımız oldu okulda, dışarıda. İnce, anlamlı bir gülücük vardı dudağının kenarında benim şükran dolu bakışlarıma karşın. Onunla sözle konuşmaya hiç ihtiyaç duymadık.

Yeniden hayata tutunmak, kırık dökük de olsa yaşamak, ilk aşkın depremleri atlatıldıktan sonra mümkün oldu. Bugün İlk Kurşun Sokağı’nı geçerken ağlamaklı olmaktan kendimi alamıyorum. Kendini bir sokağa ya da köşe başına adamış, serdengeçti genç aşıkları görünce, tek taraflı aşkların yakıcılığını, aşığı mum gibi eritirken verdiği acının hazzını, sarhoşluğunu ben de duyuyorum. Karşılığını bulamamış aşıklar kervanında ben de varım. Kendini bir aşk yangının ortasında buluverdiği için ne yapacağını bilemeyenlerin yaralarını saracak, düşerken elinden yakalayacak aileleri ve kimya öğretmenleri var mı acaba ? Düşmek üzere olanlara omuz verenlerin, tüm insanlığı omuzları üzerinde taşıdığını çok iyi biliyorum. Sevgili kimya öğretmenim kulakların çınlıyor değil mi ?