20 Temmuz 2009 Pazartesi

KENDİNİ YENİDEN KEŞFET

Birçok şey anlamını yitirmiş. Hayatı aceleye getirilmiş bir yemek gibi tüketiyoruz. Açlığımız körüklendiği için kendimizi olduğumuzdan daha aç daha doymaz zannediyoruz. Hayat, mideye oturmuş yemek gibi daraltıyor bizi. Tıkış tıkış bir hayat, burnumuzun dibindeki nice güzellikleri görmemizi, aldığımız nefeslerin hangi özgür dağların yamaçlarından indiğini hissedemiyoruz. Yaşamaya layık olduğumuz zamanların henüz gelmediğini, henüz maça çıkmadığımızı, saha kenarında ısındığımızı düşünüyoruz. Oysa maç sürüyor, zaman azalıyor. Bizim için maçın başlamadığına inanırken, zamanın yongalarımızı nasıl rüzgâra verdiğini görmek istemiyoruz.
Kendimizi olduğumuzdan çok öte görüyoruz. Cürmümüz nedir? Ateş olsak nereyi yakarız? Nankörlüğümüz, zalimliğimiz, unutkanlığımız, bozgunculuğumuz, ihanetlerimiz, aldatma ve aldanmalarımız… Muhakkak ki yanılgılar içindeyiz ve boğuluyoruz. Aşk ne kadar da uzağımızda. Sanal zamanların gölgesine sığınmışız, o gölgeyi de kendimiz oluşturmuşuz. Alınlarımıza güneş aydınlığı çarpamaz, yer bulamadığı için sevgi uğramaz gönüllerimize. Bütün tahtlar doludur.
Bir sonbahar rüzgârı esmeli, içimizdeki çürümeye yüz tutmuş hayal yapraklarını alıp götürmeli ve yağmur yağmalı biraz delişmen. Yıkamalı ruhumuzun güne uzak düşmüş köşe bucaklarını. Sakin bir kış geçirmeli ruhumuz. Uzun ama düşündürecek kadar sakin. Ve bahar gelmeli. Toprağın sırtını sıvazladıkça güneş, şımarmalı çiğdemler, papatyalar… Gökteki maviyi görmeli, köreltici siyah düşlerin tutsağı gözler.
Kendini bir ağaca ekle kardeşim. Fakat bu arada cep telefonun çalmamalı, uydudan bir mesaj almamalısın. Her telefon yürek titreşimini engelleyecek, dijital bir enfeksiyon yaşayacaksın yoksa. Bak, sana bir karınca göz kırpıyor. Kendini alabilirsen, gündüz yıldız arama tutsaklığından, öpebilirsin bir arıyı alnından. Divanlardan gelen selamlar, tanıdık bir yüz aramada. Niçin anlamsız bakıyorsun bir kelebeğin kanadına? Sen çinilerden süzülüp yüzyılımıza düşmedin mi? Gözlerinde değil, bakışlarından mavilik var. Kendi hesabını doğru yaparsan matematik sayı harabeleri olmaktan çıkar. Bir olan sensin, çemberin merkezinde adın yazılı. Senin elinde taş, altına dönüştü, sen anladın eşyanın simyasını.
Kendini yeniden bulabilirsin. Daha önceden de kaybetmiştin kendini. Toprağın, altında gizlediklerini ortaya çıkaran bahar, eğer istersen senin de gizli hazinlerinin ışıldamasını sağlayabilir. Işık olmazsa hiçbir elmas parlamaz. Bu bir reklâm sloganı değil. Kendini yeniden keşfet. Kendi yüreğinin vandalı olmaktan çık.
(2003)

EY İNSAN!

Sen ne güzel bir varlıksın. Sen paylaştıkça güzelleşiyor dünya. Sen veren el oldukça bahar bir başka geliyor öte iklimlerden. Sen düş kurasın diye göğün mavisi, sen incinmeyesin diye dağların etekleri. Sen âlemin özüsün. Bunun için hoşça bak zatına. Seni çıkarırsak şu yeryüzü kitabından geride kalan bir müsveddeden başka nedir?
Yaşadığın çağ senin için ‘tüketici’ diye bir sıfat kullanıyor hatta sıfatının önündeki seni, yani ‘insanı’ hiç kullanmadan doğrudan o küçültücü hakareti kullanıyor: tüketici. Onların gözünde görevi tüketmek olan bir nesneden başak bir şey değilsin. Hareket alanın bu sözcük içinde saklı. Tükettikçe alanın genişler, alanın genişledikçe daha çok tüketirsin. Piyasalar senin reflekslerine ayarlı. Sakın gösterilen hedeflerin dışına bakışların kaymasın. Yoksa dışlanmışlık sürgününe gönderilirsin. Sadece yemek için yaşamalısın. Yoksa; özgürlük, barış, insan hakları, liberal ekonomi, entegrasyon gibi büyülü sözcüklerin tuzağında bir dehlizin içinde kalırsın.
Ey insan!
Bu sözcüğün, sana bakışındaki hinliği gördüğün anda sana, kendi ellerinle taktırılan at gözlüklerinin gözlerinden düştüğünü göreceksin. Sol yanında deniz, sağ yanında yeleleri rüzgâra yön veren atlar olduğunu göreceksin. Üzerindeki tozları silkeleyip kendine çeki düzen vereceksin.
Ey insan!
Yaşamında küçük bir değişiklik olduğunda niçin kendini bu değişikliğe ayarlıyorsun? Oturduğun koltuğun, evin, sırtındaki giysinin, cebindeki paranın, iyileşmesi senin kötüleşmene neden olmamalı. Harcayamadığın paranın seni çepeçevre kuşatarak üstüne üstüne geldiğini, önünde, üstü kalabalık büyük bir masa bulunan bir koltuğun üzerinde evraklara boğulduğunda masa ve koltuğa göre ne kadar küçüldüğünü görmüyor musun? Zalimlere sövdüğün zaman kimlerle omzun temas halindeydi bunu unutmamalısın. Omuzlarındaki yeni ağırlılıklar geriye dönüp bakmanı engellememeli.
Ey insan!
Biliyorum sen bu sözlerden incinmiyorsun. Çünkü sen sadece burnunun dibini gören biri değilsin. Gözün ufuklarda hatta gönül gözünle tepelerin ardını da görebilmektesin. O yüzden yüzünde anlamlı bir tebessüm var. Gözlerindeki gizem, anlamını tepelerin ardından almış. Kasılmadan, dimdik yürüyebiliyorsun. Ayakların yere sağlam basıyor çünkü uzun yola çıkmaya hüküm giymişsin. Senin duruşundaki anlamı en çok yetimler, sahipsizler, soluk elbiseliler, alınları açık, saçları rüzgârla sarmaş dolaş olanlar anlar. Seni en çok yüreği berrak, çoğunluk(la) düşünmeyenler anlar.
Ey insan!
Lambaları söndür, iletişim araçlarına sırtını dön, içinde yanan ışığı fark et. Onu dışarıdan hiç kimse söndüremez. Onu sadece sen söndürebilirsin. Böyle bir hata yapmayacaksın değil mi?
(2004)