13 Haziran 2009 Cumartesi

BAHAR ÜLKESİNDEN ESİNTİLER

Zamanın törpüsünün işlemediği cevherlerden biri de hikmet bilgisidir. Tarihin içine uzanıp herhangi bir çağın kapısını araladığınızda, daha yeni söylenmiş hissi veren sözlerle karşılaşırsınız. Aynı sözleri bugüne ve yarına da hiç şüphe duymadan yakıştırırsınız. Her devrin kapısını açan bir anahtardır hikmet sözleri.
Molla Camii’nin Baharistan’ı 15. yüzyıldan başlayan yolculuğuyla günümüze gelene kadar geçtiği tüm zamanları rehabilite ederek zamana meydan okumaya devam ediyor. Bahar ülkesinin şifreleri sözcüklerle nakşoluyor kalp coğrafyasına.
“Güç kullanmayı adet edinen kişi idaresi altındakilerin tekmelemesiyle ölür.
Ey gönül! Nükte bilenlerden kulağımda kalmış olan şu güzel nükteyi, dinle benden. Merhametsizlik kılıcını çeken kişi, merhametsizlerin kılıcıyla ölür.”
Tarihin yazgısı böyle, zulüm çokça tutunsa da zamana yerle bir olmak kaderinden kaçamıyor.
“Günler, ömür sayfasıdır. Onlara en iyi davranışları ve eserleri yazınız.” Ne güzel sembolize etmiş Molla Camii. Ömür, temiz sayfalardan oluşan bir defterdir. Elinde kalem tutan ise sensin. Bu deftere en güzel eylemlerine ve eserlerini yaz. Defterin son sayfası yazıldığında bu defter aranan bir defter olsun.
“Bilgisiz kişiler gibi malla gururlanma. Çünkü mal hareket eden bulut gibidir.
Hareket eden bulut, mücevher yağdırsa da akıllı insan ona bağlanmaz.” Çoğumuz zamanın geçiciliğini ve giderek eksildiğimize imanını söyler dururuz. Fakat bu sözü bir alışkanlığa dönüştürdüğümüz için mi söyler dururuz, yoksa bunun gereğini yerine getirir ve dilimizle de ikrar mı ederiz? Bu ince çizgi insanı değerli veya değersiz kılar.
“Senin için kaçınılmaz olan ilme yönel ve sana gerekli olmayanla ilgilenme. Mutlak gerekli olan ilmi elde ettiğinde de onun gereğince davranmaktan başka bir isteğin olmasın.”
Hakikat bilgisinin dünyevilik çağında, nesnel bir karşılığı olmadığı için olsa gerek epey uzağına düşmüşüz. Bu nedenle hafızamız bilgi çöplüğüne dönmüş. Dilimizden çıkan onca kelime yoğunluğunu tarttığımızda pek de değer ifade etmediğini görüyoruz. Hakikat bilgimiz eylem karşılığıyla vücut buluyorsa bir değer ifade ediyor. Eylem olarak karşılığı olmayan bilgi şuur bulanıklığı doğurmaktan başka bir işe yaramıyor.
Eskimeyen sözlerin ve eserlerin yeniden hayat bulduğu iklimlere yol açmak biraz da çağın dayatmalarına tavır almakla mümkün. Nesne ve kavram çokluğunun insanın felahına mı, yoksa mahvına mı neden olduğunu düşünerek kendimize bir kapı aralayabiliriz. Zamanı aşan sözlere meyletmememiz işimizi kolaylaştıracaktır.

11 Haziran 2009 Perşembe

BOYNU BÜKÜK ŞEHİRLER


Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Suriye bozgunundan dolayı yaşadığı kırgınlıkları Falih Rıfkı Atay “Zeytindağı” adlın eserinde şöyle anlatır: “Karargâhın içinde “Kudüs Düştü” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı. Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine Allaha ısmarladık.”
Bu düşünceler Falih Rıfkı’nın ruh dünyasının kıvrımlarına dair bize fikirler veriyor. Kudüs’ün düşmesi vatan kavramını hakkıyla özümseyenleri nasıl derinden etkilemiş. Beklenmeyen bir ölümün tüm neşenizi alıp götürmesi bir yana, peşinden getireceği diğer yıkımlara zemin hazırlaması daha da ürkütücü. Kudüs taşıdığı, anlam itibariyle kaybedilişin ilanı. Artık Beyrut, Şam, Halep de düşecek demek. Sadece, Türk ruhunun vücut bulduğu Anadolu ve İstanbul; yani kalp ve beyin düşünülmekte. Rüyalara ve hayallere elveda. Düşleriniz yoksa edilgenliğe razısınız demektir. Bu koşullarda başkaları sizin üzerinizden düşler kuracak.
Bugün yukarıda adını andığımız şehirler konuşulduğunda “ Bizim şehirlerimiz” kaygısını ne yazık ki çekmiyoruz. Edilgenliğimiz bizi hep geri adım atmaya zorladı. Millet bilincimiz zedelendikçe kabuğumuza çekildik. O kadar hırpalandık ki vatanımızın sınırı sadece çıkarlarımız oldu. Çıkarımıza zarar verilmediği müddetçe, elle gelen düğün bayram inancı yerleşti ruhumuza. Düşünü yitirmiş milletler düşüşten yakayı kurtaramıyor. Heyecanı kalmamış insan ne ise heyecanı kalmamış millet de odur. Yani düş ve heyecandan uzaklaşmış bir insan ölüm fikriyle hemhal oluyor demektir. Bıkmadan, usanmadan hatta biraz da ince bir keyif alarak hastalıklarını konuşuyor, günü sağlıklı geçirmenin endişesini taşıyor demektir. Küreselleşme denen tuzak yerel (milli) bilinci yok etmeye yönelik proje, sinsice damarlarınızdan şuurunuzu çekiyor. Çünkü hâkim renge uyum sağlamak adına kendi renginizden vazgeçmeniz sevimli kılınmıştır. Hâkim rengin belirleyicileri, kendi renginizden taviz vermeniz karşılığında size meşru olma payesi verecek, başka bir deyişle ipinizi gevşetecektir. Demek ki bir ipi tutanlar var bir de iple tutulanlar var. Bizim, iple tutulanlardan olmaya razı oluşumuzla tezlerimizden uzağa düşmemiz paralellik gösteriyor. Rakiplerimiz bir eyleme kalkışırken “ Türkler bu işe ne der?” endişesini ne kadar taşıyorsa bizler o kadar varız.
Başa dönersek Falih Rıfkı Kudüs’ün düşüşünü ölüm haberi gibi algılıyordu. Bugün benim coğrafyalarım deyip gönül bağı kurabildiğim ve ya gönül bağını koparamadığım bir yerler var mı? Osmanlının nakış nakış ördüğü şehirlerin gözyaşları hangimizin hüznünde saklı? Bağdat’a atılan bomba kaçımızın kalbine bir şarapnel olarak düşüyor.

6 Haziran 2009 Cumartesi

AHU’YA DAİR ŞÜPHELERİM


Benim çok şükür ki bir kedim oldu, adı Ahu’ydu. Sonradan fark ettim pipisini ama olsun, ben onu Ahu olarak sevdim. Ahu 80 ihtilaline yetişemedi. Ben uyurken bazı geceler dışarı çıkardı. Ben nasıl anlamamışsam evimizin avlu duvarına yazılan kırmızıdan yeşilden yazıları, şahit olmasına rağmen gecenin üçünde, o da anlamadı. İnsanlar niçin ellerinde fırçalarla iki güne bir duvarları üst üste yazıyla dolduruyorlar? Oysa Ahu yazıyı, benim ucu sık sık kırılan, hayal kokulu kurşun kalemimden bilirdi.
Ben fırınlı sobanın önüne yüzükoyun uzanır, bol Atatürklü resimler yapar, şiirler yazardım. Bayrağın hilalini iyi çizerdim de, iyi yıldıza ulaşmak için çok sayfa delmişimdir sert plastikten silgimle.
Ahu’nun kulakları benim kulaklarımdan küçüktü ama benden daha iyi duyardı uzaktan gelen silah seslerini. Pencereden yıldızlara bakarak uyuyamazdık. Bir kurşun ayırır bizi birbirimizden diye annem perdeleri açtırmazdı.
Ahu’da bizim mahallenin kedisi olduğuna göre sağcıydı. Bazen onun sağcılığından şüphe ettiğimde oluyordu. Ezan okunurken ben toparlanıyor, kendime çeki düzen veriyordum oysa Ahu ayıp yerleriyle oynamaktan ezanı bile duymayabiliyordu. Sanırım o, günahkâr aynı zamanda cesur bir kediydi. Acaba beni uyuttuktan sonra kalkıp karşı mahallenin kedilerine karşı bir eyleme karışıyor muydu? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedim. İhtilali görseydi onu da alıp götürürler miydi?
Sağ ve sol sözcüklerini beden dersinden bilirdim, sol ayağımızı yere vurduğumuzda öğretmenimiz, sol…sol…derdi. Sahi niçin sağ… sağ… demezdi? Yoksa öğretmenimizde mi… Yok yok olamaz. Ben solaktım, öğretmenimiz ne yaptı ne etti, bana sağ elimle yazmayı öğretti. Sağ ve sol iki yön isminden başka bir şeydi, ama neydi? Karşı mahalle neydi? Karşı mahallenin bakkalı Hamdi’nin kızı ne güzeldi. Onun güzel olduğunu söylemek kötü bir şey miydi?
Ahu siyah beyazdı, televizyon siyah beyazdı, bizim mahalle beyaz, karşı mahalle siyahtı. Bir tek Ahu’yla benim düşlerim rengârenkti.
Sık sık komşu ve akraba gezmelerine giderdik, Salı günleri hariç. Her hafta Salı günü Türk filmi olurdu televizyonda. Kötüleri dövdükçe Cüneyt Arkın, Ayhan Işık, Tamer Yiğit ben de coşar Ahu’ya etmediğimi bırakmazdım. Ahu da rol icabı benim Erol Taş’ım olurdu. Onu çok hırpaladım, onca eziyete rağmen asla bana Erol Taş gibi bakmadı.
Komşuya gitmek çetrefilli bir şeydi, yolunuz kesilebilir, neci olduğunuz sorulabilirdi. Komşuya gitmek siperin dışına çıkmaktı ama yine de gidilirdi. Biz altı kardeştik, annem babam bir de Ahu… Komşularımız da bizim gibi kalabalıktı ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Kalabalık olmamız, karşı mahalleye korku, bize güven veren bir şeydi.
Sık sık elektrik kesilirdi, büyüklerimiz bundan rahatsız olsa da Ahu’yla ikimiz buna sevinirdik. Gaz lambasının ışığı, burcu burcu kokusu bizim için, düş kapısının ardına dek açılması demekti. Ahu’nun duvara düşen gölgesi dev bir arslana dönüşür, beni de yanına alır, uzak ülkelere götürürdü. Çok savaştık cinlerle, perilerle kireç badanalı duvarda. Hep yendik kötüleri, Türk filmlerinde olduğu gibi. En çok zoruma giden de, tam savaşın içine dalmışken elektriklerin gelmesiydi. Büyükler sevinirken, mutlu sona ulaşamamışlığın hüznüyle ışığa gözlerimizi açardık. Gaz lambasının dili içeri çekilir, ince bir duman yükselir, televizyonun düğmesine basılır, yeniden ısınması beklenir, renkli düşlerimizin yerini siyah beyaz çatışma ajansları alırdı. Babam ajans dinlemeyi çok severdi. Birbiriyle kavga eden iki yüz görürdük televizyonda hep. Biri şişman kel bir adamdı, diğeri de esmer uzun burunlu… Başkaları da vardı ama nedense bu ikisi çok görünürdü televizyonlarda. Onlar birbirlerine karşı öfkeli öfkeli konuşurlardı. Bizim mahalle de karşı mahalleye karşı küfürler ederek konuşurdu. Babam bazen kalabalık cızırtılar, kulak çınlatan sesler içinden bir ses arardı radyoda. Kalın sesli adamların tuhaf türküler söylediği, işçi, emek, direniş, grev, Moskova gibi sözcüklerin geçtiği uzak bir yerdi burası. Babam cızırtıları içinden bir şeyler anlamaya çalışır sonra söverdi.
Üç ablam on beş yaşın üzerindeydi, en büyük ablam nişanlıydı. Ağabeyim en küçük ablam bazen oyunlarımıza karışırdı. İneklerimiz, tavuklarımız, bahçemizde tulumbamız vardı.Etrafta tüp yağ benzin kıtlığından söz edilir ama Ahu’yla bir türlü bunu anlayamazdık. Tüp yoksa onlar da fırınlı soba yaksınlar, yağ yoksa annem gibi tereyağı yapsınlar, yakacak yoksa bizim gibi tezek yapıp yaksınlar. Bu kadar eğlenceli işler akıllarına gelmiyor mu?
Uykum geliyor, uykumuz geliyor. Dokuz dedi mi saat Ahu’yla yatıyoruz. Sabah okul var, silah sesleri geliyor yakından, uzaktan, dört bir yandan. Karşı mahallenin kızı olsa da Bakkal Hamdi’nin kızı çok güzel. Son sözümü bir tek Ahu’nun kulağına söyledim. Bizim mahallenin çocukları bunu asla duymamalı. Bizim mahallenin kedileri de…