21 Mayıs 2009 Perşembe

KANDİLLE GELEN VUSLAT


8 Mart akşamı mevlit kandilini idrak ettik. Âlemlere rahmet olarak gönderilen efendimiz, coğrafyamızın aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu bize bir kez daha hatırlattı. Doğumuyla yeryüzündeki şeytanî odakları sarsmıştı. Şimdide birbirine uzak düşürülmüş kalplerimizi şöyle bir silkeleyerek “Ey ümmetim, niçin aranızdaki mesafeleri ortadan kaldırıp, kalp kalbe, omuz omuza durmuyorsunuz ?” diyordu sanki.
Kandil gecelerinde farklı illerden mevlit yayınlarını yıllardır izleriz. Geleneksel hale gelmiş düzeneği hepimiz ezberlemiştik. Oysa 8 Mart akşamı TRT farklı bir organizasyona imza attı. Çok güzel düşünülüp tasarlanmış bir mevlit yayınıydı. Kandillerin İslam topraklarında için için bizleri nasıl bağladıklarını görünür kılan bu programı planlayanları tebrik ediyorum. Saraybosna’dan Kerkük’e ortak bir kalp ritmine ulaştık, hamdolsun.
Diyarbakır, Kerkük, Kıbrıs, Saraybosna, İstanbul ortak bir kandil programı yaptılar. Efendimiz, manen bu kardeş şehirleri bir araya getirdi. Yekvücut durabilmenin, ortak dualara âmin diyebilmenin, küçük girişimlerle mümkün olduğunu İslam coğrafyasına bu vesileyle ilham etti.
Yıllardır düşmanlarımızın telkiniyle bu kardeş şehirler birbirine uzak düşürüldü. Ayrılık tohumları siyaset diliyle meşrulaştırıldı. Kültürel çeşitlilik, zenginlik olarak algılanması gerekirken ötekilemeyi dışlamayı hatta düşmanlaştırmayı doğuran şeytanî araçlara dönüştürüldü. Oysa kandil gecesi gördük ki yukarıda zikrettiğimiz şehirlerin yüzündeki anlam aynı anlamdı. Duruşlarımız, boyun büküşlerimiz, el açışlarımız, dualarımız aynıydı. Gözyaşlarımız aynı kanaldan, aynı amaca akıyordu. İnşallah başka kandillerde farklı İslam şehirlerini kol kola girmiş hasret giderirken görürüz.
Düşmanın tuzakları küçük çabalarla demek ki çabucak iptal edilebiliyormuş. Yeter ki içimizdeki şeytanî vesveseleri efendimizin şemsiyesi altında toplanarak kovabilelim. Binlerce kilometre mesafe bulunan bu şehirler kol kola bir ekrana sığabiliyorlarsa tüm kardeş şehirler kardeşlerini hatırlayabilirler.
Kendi içimizde de birliğimizin (tevhit) nereden başladığına vurgu yapmalıyız. Ayrılıkları konuşarak pekiştirmek yerine birliğimizi çokça konuşmalıyız. Nerelerde, hangi koşullarda birleştiğimizden dem vurmalıyız. “Onun gözünün üstünde kaşı var.” Diye başlayan tüm cümlelere kulaklarımızı kapamalı topyekûn kucaklaşmalıyız.
Önümüzde İstiklal Marşımızın kabulü, derken Çanakkale Zaferimizin yıldönümü var. İstiklal Marşını yazdıran ruh, Çanakkale’de ki ruh doğru anlaşıldığında, düşmanın aramıza örmeye çalıştığı duvarın nasıl yerle bir olduğunu göreceksiniz.
Önümüzdeki kandillerin İslam topraklarına daha çok birlik beraberlik getirmesi temennileriyle.

MODERN KÖLELİKTEN KAÇIŞ

İçinde bulunduğumuz zaman, ısrarla iştahımızı kabartmaya çalışıyor. Baktığınız her yerde reklâm panolarıyla karşılaşıyorsunuz. Şehirler reklâmlarla sıvanmış, yol kenarları dikkatinize göz kırpan levhalarla dolu. Televizyonlar, radyolar, bilgisayarlar yoluyla çepeçevre kuşatılmışız. Dergiler, gazeteler sayfalarında okuyucuları reklâm bombardımanına tutuyor. Özellikle televizyon reklâmları yediden yetmişe herkesin beynine markaları kazıyor ve ondan yakanızı kurtaramıyorsunuz. reklam sloganları gündelik konuşmalarımızın arasında çağrışımlar yaparak beynimizi meşgul ediyor.
İnsandaki iştahın kabartılması sonucu kendini sürekli aç hisseden, tanrılaştırılmış markalara sahip olamadığında kendini eksik sayan hayvani bir varlık çıkıyor karşımıza. Ürettiğini tükettirme derdine düşmüş kapitalizmin, sadece tüketici olarak tanımladığı bir canlıya indirgeniyor eşref-i mahlûkat olan insan. Oysa eşrefi mahlûkat olarak, Allah’ın tanımladığı insanoğlu; yemek, tüketmek için yaşayan bir varlık kıskacında tutulamayacak kadar asil bir varlık.
Hz. Ali “Kanaatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır.”diyor. Bizi sınırsız tüketme yolunda tahrik edip boyun eğmeye zorlayan, tüketme yolunda kredi kartlarıyla, taksitlerle olmadık kolaylıklar sağlayan mekanizmaya ancak kanaat kavramıyla karşı durabiliriz. Kanaat, bizim özgür kalmamızı sağlar. Tahrik edilmemiş ihtiyacımızı gidermek insani bir haldir. Nefsin doymayan bir hayvana döndürülmesi hatta nefsin bu halinin, insan kalmanın ön şartı kabul edilmesi kalbin iptali anlamına gelir. Hâlbuki “insan” kalbiyle tanımlanabilen bir varlıktır.
Atalar “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz.” demişler. Derdiniz çoğu bulmaksa, bu nedenle azla yetiniyorsanız reklâmlar yakanızı bırakmayacak, ağzınız sulanarak vitrinlere yine mahkûm olacaksınız. Oysa derdiniz Hz. Ali’nin özgür olmakla ilişkilendirerek anlattığı biçimde kanaati yorumlarsak; insan kalmakla insan olmakla kanaatkâr olmanın sırrını çözebiliriz.
İnsan; nesnelerden, markalardan ne kadar kendini koparıp onlardan uzak düşerse o kadar kendisiyle yüzleşebiliyor. Kanaat sahibi olarak boyun eğme alçaklığından kurtulabiliyor.

OYUNU HANGİ GEREKÇEYLE KULLANACAKSIN

Türkiye’de ortalama beş yıl içinde genel ve yerel maksatlı iki seçim yapılır. Halkın önüne sandıklar konur. Sonra da bu sandıklara atılacak oyların rengini belirleme amaçlı mitingler, toplantılar yapılır. Bu hal demokrasinin tabi bir gereğidir.
Seçmen bu sandıklara giderken hangi kıstaslara göre oyunun rengini belirler? Oy vermediği partiye hangi gerekçeyle sırtını döner? Ya da bir partiden vazgeçip diğer partiye yönelirken neyi hesaba katar?
Bu soruların cevaplarının önemli bir kısmına “çıkar hesapları” diye cevap veriyorsanız doğru bir tespit yapmışsınız demektir. Bu tezimizi doğrulayan en önemli deliliniz ise mitinglerde sizin işinize geleni vaat etme yarışına giren liderlerdir. Kaçak yapınıza yasal zemin hazırlayacağını söyleyen, çocuğunuza iş bulan, vergi indirimine giden, devlet dairesinde falancanın selamıyla iş gördüren, ihalenin sizde kalmasını kolaylaştıran düşüncelerden hangisi size yakınsa oyunuz oraya gidecek demektir. “benim işim görülsün de devlete, millete ne olursa olsun” diye bir düşünme biçimi siyasetçi-halk ortaklığıyla bu memlekette yıllardır icra ediliyor. Bu anlayışın ülkeye, ekonomik maliyetini bir tarafa bırakın millet olma bilincine, ideale ve inanca nasıl bir maliyet çıkardığına bir bakın. “Senin adamın, benim adamım” gibi süfli bir yaklaşım, adalet gibi yüce bir değerin ayaklar altına alınmasına ve oradan bir daha doğrulamamasına neden oldu. Adaletin olmadığı yerde de kimse kimseye güvenemez hale geldi. Herkes bir diğerinin öcüsü oldu. Kin, nefret, düşmanlık toplumun damarlarını işgal etti. Adalet uygulandığında bundan bir taraf olumsuz etkilenecektir. Bu hale rıza gösterecek ve sırtımdan bir yük kalktı diyecek incelikte düşünen birey parmakla gösterilecek kadar azaldı. “kursağıma haram lokma girmesin bir de bunun ötede hesabı var” diyebilen yönetici ve bireylere ne kadar çok ihtiyacımız var.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp hayat felsefesini sınırsız çıkar üzerine kuran bir toplum olduk. İşlenen suçlar, istatistikler bu millete yakışmayan sonuçlar veriyor. Örneğin gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada ikinci sıradaymışız. Bu sonucu öğrendiğimde kendime, ülkeme dair ümitlerimde depremler oldu. Bendeki bu olumsuz duyguyu oluşturan süreci kurgulayanlar ve icra edenler acaba ölümden sonra dirilmeye inanıyorlar mı? Yönetici olma konusunda çok hevesli olan insanların rahat uyuyamamaya da talip olmaları gerekir. Hz. Ömer hassasiyetiyle bir duruş gösteremiyorsanız, ölümden sonra dirilip hesaba çekileceğinizi unutmuşsunuz demektir. Peygamberimiz bir şehre vali atarken heveslilerden değil de sorumluluk kaygısı çektiği için geride duranları görevlendirirmiş. Günümüzde insanlar yönetmek gibi kıldan ince kılıçtan keskin bir sorumluluğu almakta ne kadar hevesli görünüyorlar.
Seçilmek isteyen de seçme konumunda olan da elini vicdanına koyup neyi, niçin, istiyorum diye tüm samimiyetiyle bir kez daha düşünsün. Hüve-l Baki. Biz ölümlüleriz.

KALEM BİZDEN HESAP SORAR MI?


Tanzimat dönemi Türk tarihi içerisinde özel bir yer teşkil eder. Bu dönemde Osmanlı imparatorluğu Batıdaki atılımlar karşısında afallamış, düşüncede ve eylemde ne yapılması gerektiği konusunda doğru bir yol haritası çizememiştir. Devrin aydınları tüm donanımlarına rağmen zihin bulanıklığından bir türlü kurtulamamış, ortak bir kurtuluş reçetesinde uzlaşamamışlardır.
Osmanlı aydınları Doğu-Batı ikilemi içerisinde, Batı düşünme ve yaşama biçimine daha yakın bir yerde durmuşlar, orada olan biteni Osmanlı bünyesine monte etmeye çalışmışlardır. Bu koşular içerisinde ilk özel gazete Tercüman-ı Ahval 1860 yılında yayımlanmıştır. 1860’tan günümüze Türk basını çok hızlı bir gelişim göstermiştir. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde gazeteler toplumsal hayatımızın biçimlenmesinde en büyük faktör olmuştur.
Günümüzde görsel boyutla da desteklenen ve medya kavramıyla ifade edilen gazetecilik bir sektöre dönüşmüş, devlet yönetiminde, toplum biçimlenmesinde dördüncü kuvvet olarak yerini almıştır. Farklı düşünme biçimlerine fikri, edebi tartışmalara gazete ve televizyonlar odaklık etmektedir. Medya sektörünün medya dışındaki alanlara da el atması, asli vazifesinin dışında hareket alanları oluşturması medyayı tartışılır hale getirmiştir. Medyanın çıkar kavgalarıyla anılması, gazetecilerin kirli ilişkiler ve hesaplaşmalar içinde olması; yazının, düşüncenin ve kalemin saygınlığını zedelemektedir. Ahlaktan uzaklaştırılmış kalem toplumu fesada uğratmaktan başka bir işe yaramaz. Bu noktada basın ahlakının yeniden oluşturulması tartışılmalı, güven duyulan saygın medya için ciddi girişimler yapılmalıdır.
Bugün gazeteciliğimiz profesyonellik dönemini yaşıyor. Tanzimat dönemi gazeteciliği ise bugünle kıyaslandığında oldukça amatör kalıyor. Oysa ilkeler bazında baktığımızda Tanzimat ruhunun bugünden çok daha nitelikli olduğunu görüyoruz. Tanzimat sanatçılarından Ali Suavi’nin gazeteciliğe bakışına bir göz atalım:’Bir devlet ve milletin ihyası gazetelerle olur. Çünkü herkes başkasına zarar vermeyecek görüşünü ve malumatını gazeteye yazıp bastıracağından, ulemanın görüşleri ve bazı kişilerin yeni sözleri herkese bildirilir. Muhtaç veya mazlumların halleri ilan olunup herkesin gayret ve yardımı toplanır. İşte bu sebepten, gazetesi çok olan memleketlerde bir şey gizli tutulmaz. İlim kimseden esirgenmez. Muhtaçlar pek zarurette kalmaz.
Gazeteler devlet ve milletin iç işlerini, günlük meselelerini ve ecnebilerin niyet, adet, sır ve hazırlıklarını yazıp neşreder. Bu cihetle meydana gelen ve gelecek olan hallere herkes aşina olup ona göre hareket eder.
Güzel edepler, iyi haller devlet ve millet hakkında memurların icra ettikleri kanuna uygun hizmetler basılır. Bundan herkes ders alır ve ferahlar. Ve çirkin huylar, fena haller ve devlet ile millet hakkındaki hıyanetlikler kınanmak için açıkça ortaya konur. Herkes bundan iğrenir ve ibret alır. Bir kimse başkasından zulüm görse gazeteye basılır, zalimle mazlumun kıssası adalet ve insafa muhalif bir iş olduğu için sıradan ve seçkin insanların kulağına ulaşır. Ve herkes ayıplaya ayıplaya hükümet dahi duyup zalimle mazlum muhakemeye zorlanır. Ve bu vasıta ile davaları kanunca görülür, hak yerini bulur.’
Bugünün gazetecilik anlayışıyla bu düşünceleri yan yana koyduğumuzda Ali Suavi’nin düşüncelerinin içtenliğine ve doğruluğuna şahitlik ediyoruz.
Ulusal medyanın yanında bir de yerel gazeteciliğimiz var. Ali Suavi’nin belirttiği samimiyete, yerel gazeteler bence daha yakın duruyorlar. Çünkü geri planda büyük çıkar hesapları yok. Toplum yararı esas alınıyor. Aksaklıkların giderilmesi için onları ifşa ediyor. İyilikleri, güzellikleri alkışlıyor. Büyük hesaplar adına toplumun zihnini bulandırmıyor yerel gazeteler.
Zor koşullarda tutunmaya çalışan, iyiliği alkışlayıp kötülükten sakındıran kalemlerin ve gazetelerin yolu açık olsun. Kalemin ve mürekkebin kutsallığına ihanet etmeyen vicdan sahibi, ilkeli,sorumluluk bilinci yüksek,hesap gününü aklından çıkarmayan tüm kalemlere selam olsun.

HESABINI VEREMEYECEĞİN İŞE KALKIŞMA


Bizi diğer canlılardan ayırt edici en önemli özelliğimizin akıl olduğunu düşünerek mağrur oluruz. Hiç de haksız sayılmayız bu gururdan dolayı. Fakat ayrıcalıklı kılınmışsanız bunun da bir nedeni var demektir. İnsan için bu neden ise sorumluluktur. Başka bir deyişle ayrıcalıklı olmak sorumlu olmak demektir. Biri size abi demişse abilik yapmak zorundasınız. Amcaysanız, dayıysanız, işverenseniz, patronsanız gereğiyle de mükellefsiniz demektir. Aklı başında olmak, akla uygun davranmaya insanı icbar eder.
Uzun zamandır sorumluluk sahiplerinin yükümlülüğünü aldığı ne varsa onun gereğini yapmadığı noktasında çok şey konuşuluyor. Konuşulmaktan da öte gözlemleyebiliyoruz bunu. Yolsuzluklar, adam kayırmalar, birden zengin olmalara, adalet terazisinin ayarını bozmalar… Bu olumsuzlukları ayrıntıya girerek konuşursak iyice keyfimiz kaçacak. Bütün bu çirkinliklere insan niçin kalkışır? Benim yoğunlaşmak istediğim nokta burası. İşgal ettiği makamın, konumun hakkını verememek veya vermemek insanı nereye götürür? Bu sorunun doğru cevabının ne kadar sarsıcı olduğunu niçin düşünmüyor, aklının başında olduğunu iddia edenler?
“Ey Rabbim, karşına çıktığımda, ölümden sonra dirildiğimde sana hesabını veremeyeceğim ne makam, ne mal ne de başka bir üstünlük ver bana. Beni karşında boynu bükük kalanlardan eyleme.” Bu duada endişesi çekilen nedir? Hesap gününde hesabını verememenin endişesi. Pis kokuların çoğaldığı bir ortamda, yalan olduğunu iddia ettiği dünya için sonsuzluğa gözlerini kapamanın akıl işi olduğunu kim iddia edebilir? Tekrar konunun başına dönersek, akıl nimeti bize verilmişse bu nimetin hakkını vermekle mükellefiz. Ey insan, kendinden emin değilsen sorumluluk altına girmeyi heves etme, şöhret, gösteriş ve dünyalık, aklını çelmesin. Huzurlu bir geceden uyanmak gibi haşrolabilecek misin?
“Düşün zamanın akıp gidişini!
Gerçek şu ki insan ziyandadır.
İman edenler, faydalı-doğru iş yapanlar,
Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
Ancak ziyanda olmayanlardır.”
Kendince hangi yanlışın içinde olduğunu düşünüyorsan “Ne yapayım herkes böyle” demek yerine “Beni utanılacak bir yüzle diriltme Rabbim” diyenlerden ol ve hakikate rücu et.

HAYAL KIRIKLIĞI

Çocukken zamanı çağırdıkça zaman benden kaçardı. Gelsin çok eğlenmesin ve geçsin isterdim. Çünkü gelip geçen zaman boyuma boy, ürkekliğime güven katardı. Kapının pervazına yaslanır boyumu ölçer, kalemle pervaza bir işaret koyar, yanına küçücük bir tarih atardım. Bir iki ay sonra aynı şeyleri tekrar yapar, boyumun uzadığını pervaz üzerinde gördükçe mutlu olur, ağır adımlarla yaklaşan zamanın benim ritmimde olmadığına kızardım. Kapının pervazına yaslanıp boyumun uzayıp uzamadığını ölçmeyi merak etmemin önemsiz olduğunu çok şikâyetçi olduğum zaman, delikanlı kalbimin ortasına bir gülü resmederek öğretti. Zaman, kendisine duyduğum öfkeye karşılık başlattığı savaşta daha ilk hamlede intikamını almıştı.
Büyük konuşurdum zamana karşı “O günler geri gelecek.” derdim.”Bekleyin görün” derdim. Bekledim ve gördüm. Zaman, sermayemin sıfırlarını silmekten başka bana bir şey göstermedi.
Çocukken korktuğum zaman, kaçar annemin babamın güvenlik duvarları bağrında başımdan kaçışırdı korkular. Zaman başımın yaslanacağı güvenlik duvarları yüksek kaleleri bir bir düşürdü. Kendi ayaklarım üzerinde durma arzum hayatın güven vermeyen yüzü karşısında ürkek bir çocuğa döndü. Hayatın önüme sürdüğü hiçbir sözleşme kaybedişimi engellemedi. Attığım her imza dünyaya karşı lehime bir sonuç doğurmadı.
Tek başına direnmenin zor olduğunu daha çocukken oynadığımız oyunlarda öğrenmiştim. Dünyaya karşı cepheyi genişletirsem zafer ümidim artar diye düşündüm ve çoğaldım. Meğerse çokluğum trajedimi örtmeye çalışmamın yasal adıymış. Cilvesine kandığım dünya halleri ne zaman alıp götürmüşse beni, kapanması zor bir yarayla orada öylece bıraktı. Kaçtığım her sığınak, kaçacağımı bilenin önceden tasarladığı yeni bir tuzaktan başka bir şey değilmiş. Dünya sözcüğünün anlamının “aşağıların aşağısı,aşağılanmış yer” olduğunu öğrendiğim zaman saplandığım bataklığın mahiyetini kavradım. Beni düştüğüm kör kuyudan çıkaracak bir ip aradı gözlerim. Bu kör kuyuya uzatılmış onca ipin arasında beni yolda bırakmayacak olanı bulup ona yapışmam korkunç bir fotoğraf.
Gün batmadan, sarkıtılmış ipleri henüz görüp seçebilirken kararımı vermeliyim. Sen doğru olanı göstermezsen ben nereden bilebilirim?

GÖNÜLLÜ KÖLELİĞE HAYIR


Şehrin hareketli caddelerinde, düzgün kıyafetli insanların işportacı tezgâhları kurarak insanlara kredi kartı vermeye çalışmalarına şahit olmuşsunuzdur. Bazen de elinde bir çantayla tatlı dilli, enerjik biri sizi bir çay ocağında ya da parkta bulur. Diğer kartlarınızdaki borçlarınızı üstleneceğini de vaat ederek yeni kredi kartını kendi bankasından almanızı telkin etmeye çalışır. Tıpkı, bir masuma yaklaşıp “bir kerecikten bir şey olmaz.” Diyerek tuzağa düşürmeye çalışan uyuşturucu tüccarı gibidir kapitalizmin uç beyleri.
Elinize kredi kartını tutuşturduktan sonra bir köşeye çekilip sizin hata yapmanızı bekler. Hata yapma ihtimaliniz oldukça yüksektir. Çünkü tüketme güdünüz çağın reklam aracıyla durmadan tahrik edilir. Tükettikçe insanlaşacağınız fikri bilinçaltınıza sinsice akıtılır. Sizi tüketmeye zorlayan faktörlerden biri de taksit fikridir. Peşin fiyatına 10–15 taksit düşüncesi size oldukça makul gelir. Çocuğunuzun, eşinizin yüzüne duramaz, onu üzemez yeni taksitlere girersiniz. Büyük alışveriş merkezlerine tek bir ürün alma niyetiyle girersiniz ama oradan çıkarken aklınızda olmayan birkaç ürünü de poşetinize koymuştur gizli bir el.
Cüzdanınıza kredi kartını sıkıştıran iradenin sabrı çoktur. Usanmadan bekler tökezlemenizi. Ve beklenen gün gelir, ödemenizi aksatırsınız. Borcunuz kaşla göz arasında birken beş, beşken on olur. Siz daraldıkça kanınızı emenler semirir. Size güler yüzle para satanların en büyük amaçları gözyaşlarınızı sermayeye çevirmektir. Kapitalizm kendi yağıyla kavrulanlardan nefret eder.
Çevremden, televizyon ya da gazetelerden son zamanlarda kredi kartı borçlarını ödeyemediği için büyük yıkımlar, perişanlıklar yaşayan insanları duyuyor, gözlemliyorum. Haddini bilmemenin, sınırı aşmamanın, kanaatsizliğin insanın önündeki uçurumu görmesine nasıl mani olduğuna üzülerek şahit oluyorum.
Düzen; onarıcı iyileştirici, ayıpları örtücü olması gerekirken bunalımları, intiharları, boşanmaları körükleyen bir işleyiş içerisinde.
Şu ayeti okuyunca merhamet medeniyetiyle vahşi kapitalizmin acımasız mantığının farkını bir kez daha göreceksiniz: “Eğer borçlu darlık içinde ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir. Bakara 280.” Borçlunun dara düşünce başına çullanıp kanını emmeye çalışan kapitalizmin zerre kadar acıması yok. Oysa Rabbimiz size borçlu olana esenliğe kavuşana dek mühlet vermenizi emrediyor, maksat; iyiliğin, huzurun dirilmesine, ihya olmasına imkân vermektir. Nefretin artması eşref-i mahlûkatı küçültüyor. Az ile yetinmesini bilmek bizi küçültmez. Tüketim çılgınlığına kapılmamak bizi özel kılar, yığın olmaktan çıkarır. Haysiyetli kıt kanaat yaşamak, kabaran iştahını doyurma kaygısıyla yük altına girip sonra insan içine çıkamamaktan elbette iyidir

YOLCUNUN İŞİNİ KİM BİLİR?


Bazı hâller, bazı zamanlar ve mekânlar insanı kendi yalın kıyısına yaklaştırır. Bazen de yaklaştırmaktan daha öteye geçirir ve insanı serüveninin tam ortasına bırakıverir. İnsan kendi yüceliğini, iğrençliğini, aczini, ayıbını, küstahlığını, değerini tam karşısında buluverir. İnsan, kendinde sakladığı bu zıtlıkları kaderin cilvesiyle icra eder ve sonra onun üzerinde düşünme imkânı yakalar. Kendi oluş sürecini idrak etme şansını değerlendirebilmek, başımıza gelenlere kafa yormamızla mümkün demek ki. Ölüm, aczin kocaman bir resmidir. Hastalık ise muhtaçlığımızın.Gençlik cesaretin, çocukluk uçsuz bucaksızlığın, yaşlılık pişmanlığın sır dolu levhalarıdır. Başımıza gelen hiçbir şey, hatıralar çöplüğüne atılacak kadar değersiz değildir. Şahit olduğumuz ya da öznesi olduğumuz her hâl, üzerinde durup düşüneceğimiz, kafa patlatacağımız bir insanlık imkânıdır.
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”(Kaf suresi 50) Bu kadar sıkı kayıt altında tutulan insanoğlunun başına gelenler hiç de hafife alınacak şeyler değil demek ki. İnsanı olduran(kemale erdiren)sırlar gündelik hâller kılıfında sunuluyor insanlara. O’nun izni olmadan bir yaprak bile kımıldamıyorsa bakıp da görmeyenlerden, işitip de duymayanlardan olmak ahmaklığından kaçarak kendi gerçeğimize yaklaşabiliriz.
İnsan kendi serüvenine en çok ne zaman yaklaşır? Kendine ördüğü güvenlik alanının dışına çıkınca kendi gerçeğini görebilir. Dilimizde kalıplaşmış bir söz var “Yolcunun işini Allah bilir.” Deriz. Yola, yolculuğa çıkmak kendi güvenlik alanının dışına çıkmaktır. Yani ne ile, kim ile, karşılaşacağımızı biz bilemeyiz demektir. Bilemediğimizi itiraf ettiğimiz de ise mutla bileni yani Allah’ı, çekip çeviren olarak daha çok hesaba katıyor veya rabıta kuruyoruz. Varmak için yola çıkmak gerekliymiş. Neyle karşılaşacağını bilmek için kapının dışına, ufka doğru gitmeliymiş demek ki.
Mutasavvıfların, seyyahların sıra dışı öykülerin ardında bu merak olsa gerek. Yol gidenin vesselam.

KARAMSAR SÖZLER

Dışarıda yağan kar, iliklere işleyen ayaz büzüştürüyor canı ten kafesinin kuytularına. Çekiliyoruz sıcak evlerimize. Birçoğumuzun karnı tok, sırtı pek. Yarışmalar geçiyor ekranlardan; çekilişler, diziler, filmler… Tavşankanı çayların buğusu dudaklarımızın arasında. Bir uzman cinsel problemlerin tedavisini anlatıyor. Yemekteyiz diyorlar, nimet nesneleşiyor, kaçıyor bereket sofralardan, masadan dolu mideler kalkıyor, insanlık halleri çöpe sıyrılıyor tabaklardan. Tanıtıcı reklâm kuşağı giriyor devreye, hemoroit tedavisinde lazer teknolojisini anlatıyor işin uzmanı. Bakımlı köpeği kucağında, eski bir sanatçı çıkıyor. Tenini nasıl gerdirdiğini anlatıyor. Bakışlarındaki gevşekliğe inat.
Şehrin daracık sokaklarında kuşku, güvensizlik kol geziyor. Vitrinlerde markalar süzülüyor, ince bir tazimle. Buyurun efendim diyor mağaza görevlisi karşısındaki kredi kartlarıyla dolu bir cüzdana. İddiasını yitirmiş bir delikanlı, iddaa kuponu dolduruyor, umutlarını sürüyor piyasaya. Tutturursa, ölümünün arpadan olacağını söylüyor gözleri. Sulanmış bir ağzın salyası dökülüyor şehrin oynak göbeğinin üzerine.
Minik elleriyle rahme tutunmuş bebeğini, merhametsiz bir neşterle kestiriyor kadın, refah düzeyini artırmak için. Ya da bir üniversite öğrencisi, üniversitede öğretim görevlisi annesini öldürüyor. Ölümü, giderek çirkinleştiriyor dünyaya tapınanlar. Güler yüzlü ölümler kovalanıyor hayattan. Sıcak kelimeler kaçırılıyor kalplerden. Merhamet, şefkat, muhabbet, feragat, tevazu, tebessüm, sadakat, feraset, ihlâs, takva, hayâ, sükûnet, fazilet, tevhit, masumiyet… Demek çekiliyorsunuz iklimlerimizden. Asil sözcükler sizi kovduğumuz için mi yoksa Filistin’de zalimler bu kadar cesaret buluyor? Sizleri dilimizden kovduğumuz için mi bu dille ettiğimiz dualar kabul olmuyor? Bizler kalplerimizi düzeltmedikçe dönmeyecek misiniz? Eyvah!...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Unuttum ama hatırlayabilirim

İnsan, hafızasıyla öne çıkan bir varlık olmasına karşın asıl anlamı unutmasının arkasında saklıdır. Unutma zaafı(belki de fırsatı) insanın yeryüzü ile uzun soluklu temasını doğurmuştur. Hatırlatmalarla dolu gök ile yer arası, bizim başıboş bırakılmadığımızın da bir göstergesidir. Bize rahmet edilmeseydi idrak edilmemizi ısrarla zorlayan işaretlere rastlamazdık. Zerreden arşa, canlıdan cansıza her nesnede, bizi, yani insanoğlunu yalnız ve sahipsiz bırakmama çabası var. İnsan hep elinden tutularak ayağa kaldırılan bir varlık olarak çıkıyor karşımıza. Fırsatı kaçıran bizlere art arda yeni fırsatlar sunuluyor. Tüm unutmalarımıza, göçen kervanların ardından bakmalarımıza rağmen her dem yeni oluşlarla ayakta tutuluyoruz.
İnsan ayıp etmekte ne kadar mahir ise onu var eden de ondan kat kat daha sabırlı ve daha müşfik. Dünyaya dört elle sarılıp bırakmama noktasında ısrarla direnç gösterenlerin, ölüme en yakın noktada yalın gerçekle nasıl yüzleşip teslim olduklarını duyar, görür ve biliriz. Demek ki bilmek tecrübe etmekle mümkün.
İnsan için en büyük tehlike, yere ve göğe serpiştirilmiş hatırlatmaları okuyamaması veya okuma yeteneğini unutmasıdır herhalde. İnsan davetiyeyi kendisine veren ele bakmaktan öte, davetiyenin biçiminden, renginden, ham maddesinden çıkar elde etmenin derin kaygısına düşüyor. Kula merhamet edilip ikram edilince yağmadan kafasını kaldıramıyor nisyan ile malul varlıklar.
Bazen de insan türettikleriyle, hakikat ile kendisi arasına derin perdeler çekiyor. Mesela rüzgârın oluş biçiminin ilkelerini tespit ettikten sonra sözü, yani bilimsel kesinliği tamamlıyor. Rüzgârın oluş ilkeleri rüzgârı estireni örtebiliyor. Böylece insan, yonttuğu kutsal ineğinin önünde eğilebiliyor.
Nereden nereye geldik. Aslında ben bunları söylemeyecektim. Ne mi söyleyecektim? Onu unuttum. Ama biliyorum ki hatırlatmalar art arda ikram edilecek.