Türklerin İslam’la müşerref olması, Türkleri sıradan bir kavim olmaktan çıkarıp yüksek kültür ve medeniyet sahibi bir millete dönüştürdü. Türk mimarisi, şehirciliği, müziği, edebiyatı, ahlakı, anlayışı, birinci sınıf bir millet olgusunu besledi. Birinci sınıf bir millet olmak, o milletin bireylerine haysiyet ve seçkinlik kazandırdı. Bu hal Türkleri her türlü ahlaki zaafa düşmekten alıkoydu. Türk; yalan söylemez, ihanet etmez, fesat çıkarmaz, mazlumun yanındadır, zalimin düşmanıdır gibi tüm olumlu-erdemli hallerle birlikte anılır oldu. Asalet denilen güzellik kanla alakalı bir durum değil, birçoklarının anladığı gibi. Önce faziletleri hak etmek, sonra onunla beraber anılmak, sonra da o faziletlerin dışına çıkamamaktır asalet. Yüksek ahlaki değerlerin yörüngesinden çıkamayıp bunun gereğini yaptığınız müddetçe de hayranlık duyulan, taklit edilmeye çalışılan, günümüz diliyle söylersek bir markaya dönüşüyorsunuz. Türklerin, erdemleri baş tacı yapıp ona göre şekillendirdiği yeryüzü düzeneği, merkezi İstanbul olmak üzere uydularını da oluşturdu. Bugün de Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da bu yüksek kültürün hırpalanmış izlerini rahatlıkla görebiliyoruz. Batılı seyyahların, romancıların, sefirlerin yazdıklarında anlatmaya çalıştığımız ruhun varlığını rahatlıkla görebiliriz. Türk gibi onurlu, Türk gibi dürüst, Türk kadar güvenilir sözleri bugün düştüğümüz noktayı anlamamızı kolaylaştırıyor.
Bugün nerde duruyoruz? İyi bir karnemizin olduğunu ne yazık ki söyleyemiyoruz. Suç dosyamız oldukça kabarık. Vurgun, talan, yolsuzluk, rüşvet, köşe dönücülük, gasp, hortumculuk, kaçakçılık, gelir dağılımı adaletsizliği, cinayet… Akla gelebilecek her türlü fenalıkla birlikte anılıyoruz desem abartmış mı olurum? Şimdi asıl yapmamız gereken bu konuda tefekkür etmek bu millet ne yaparak değerine değer kattı? Veya bu milletin başına hangi işler geldi de irtifa kaybetti? Sıkıntımızı daha da netleştirmek için şu soruları da sorabiliriz. Vatanıyla milletiyle, inancıyla, tarihiyle, organik bağlarını canlı tutup, “Mensup olduğum milletin adını lekelemekten korkarım.” diyerek bir yanlışı elinin tersiyle iten (asalet sahibi) kaç vicdan kaldı? Başka bir deyişle İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in şahsiyet hücreleri kaçımızın hayatını biçimlendiriyor.
Yaptığımız her yanlış gösterdiğimiz her zaafı bireysel bir kusur olarak anlamayalım. En küçük hatamız bu milletin kumaşını zedeliyor. Yeniden var olmanın yolu İstiklal Marşımızdaki insana ulaşabilmek…
0 yorum:
Yorum Gönder