Çok yaprak düştü dalından
Usanmış,
Biraz da mütebessim.
Göğsünde kıymıklar hiç acıtmıyor gibi.
Zamanın törpüsü biraz daha
Küçültüyor eylülü.
Sesli bir sükût çiziyor alnımı,
Göçüyor kervan…
Tutunamadığım.
Tut elimden, dünün güzel kadını.
İnsan oldukça kırılgan bir varlık. Bakmayın onun kendinden emin yürüyüşüne. Hangimiz bir damla gözyaşıyla vurulup yığılıvermeyiz yere? Bir cümle, bir kelime, için için kemirip bitirir bizi. Yıllarca harabeye dönmüş yüreğimizle idare eder, tenimizin duvarlarına yaslanırız. Çoğu zaman anlayamayız, başkalarının yere oldukça sağlam bastığını düşünürüz. Onların kendinden emin gülüşlerine, ahkâm kesmelerine, titizliklerini, kendimizde bir eksiklik varmış gibi algılar, biraz da kıskanırız. Oysa onlarda bizim hissettiklerimizi bize karşı düşünüyorlardır. Karşınızdaki insanın sözlerini, hal dilini elediğinizde kocaman bir “gariplik” çıkar karşınıza.
Zaman, bu kırılgan varlığın, ezelden ebede düşmanı olagelmiştir. Hatta onun kırılganlığının başat nedenidir zaman. Dünya, değirmeninde öğütür durur insanı. Zaman hilekârdır, önce şirin görünür insana. Aynalara küsene dek anlayamayız bunu. Sonra o acımasız tokat iner suratımıza ve neye uğradığımızı anlayamaz, afallarız. Kimi gizli kimi aşikâr herkes yaşar bu afallamayı.
Sonra kaçan kervana ahlar çekilip hayıflanılır. Geride bırakılmış hatıralar çağırılır yaşanmışlar mezarlığından. Kör ölmüştür ve badem gözlüdür artık. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmuştur. Oysa dizinde derman, gözünde fer olsaydı ona dağ mı dayanırdı aşılacak? Tutmaz elinden hatıralar, dünkü bahardır o.
İnsan kendi gerçeğini böylece fark eder. Kendisi ile yüzleşir. Yüzüne anlam ve derinlik gelir. Gerçek sözler bundan sonra dökülür dillerden. Yürekle yüz bundan sonra dost olur ve uyuşurlar. Maskeler atılır, yüzlerdeki ifade berraklaşır. Bir soru beyni kemirir durur: “İçimdeki saat ne zaman duracak”
(2003)
0 yorum:
Yorum Gönder