20 Temmuz 2009 Pazartesi

EY İNSAN!

Sen ne güzel bir varlıksın. Sen paylaştıkça güzelleşiyor dünya. Sen veren el oldukça bahar bir başka geliyor öte iklimlerden. Sen düş kurasın diye göğün mavisi, sen incinmeyesin diye dağların etekleri. Sen âlemin özüsün. Bunun için hoşça bak zatına. Seni çıkarırsak şu yeryüzü kitabından geride kalan bir müsveddeden başka nedir?
Yaşadığın çağ senin için ‘tüketici’ diye bir sıfat kullanıyor hatta sıfatının önündeki seni, yani ‘insanı’ hiç kullanmadan doğrudan o küçültücü hakareti kullanıyor: tüketici. Onların gözünde görevi tüketmek olan bir nesneden başak bir şey değilsin. Hareket alanın bu sözcük içinde saklı. Tükettikçe alanın genişler, alanın genişledikçe daha çok tüketirsin. Piyasalar senin reflekslerine ayarlı. Sakın gösterilen hedeflerin dışına bakışların kaymasın. Yoksa dışlanmışlık sürgününe gönderilirsin. Sadece yemek için yaşamalısın. Yoksa; özgürlük, barış, insan hakları, liberal ekonomi, entegrasyon gibi büyülü sözcüklerin tuzağında bir dehlizin içinde kalırsın.
Ey insan!
Bu sözcüğün, sana bakışındaki hinliği gördüğün anda sana, kendi ellerinle taktırılan at gözlüklerinin gözlerinden düştüğünü göreceksin. Sol yanında deniz, sağ yanında yeleleri rüzgâra yön veren atlar olduğunu göreceksin. Üzerindeki tozları silkeleyip kendine çeki düzen vereceksin.
Ey insan!
Yaşamında küçük bir değişiklik olduğunda niçin kendini bu değişikliğe ayarlıyorsun? Oturduğun koltuğun, evin, sırtındaki giysinin, cebindeki paranın, iyileşmesi senin kötüleşmene neden olmamalı. Harcayamadığın paranın seni çepeçevre kuşatarak üstüne üstüne geldiğini, önünde, üstü kalabalık büyük bir masa bulunan bir koltuğun üzerinde evraklara boğulduğunda masa ve koltuğa göre ne kadar küçüldüğünü görmüyor musun? Zalimlere sövdüğün zaman kimlerle omzun temas halindeydi bunu unutmamalısın. Omuzlarındaki yeni ağırlılıklar geriye dönüp bakmanı engellememeli.
Ey insan!
Biliyorum sen bu sözlerden incinmiyorsun. Çünkü sen sadece burnunun dibini gören biri değilsin. Gözün ufuklarda hatta gönül gözünle tepelerin ardını da görebilmektesin. O yüzden yüzünde anlamlı bir tebessüm var. Gözlerindeki gizem, anlamını tepelerin ardından almış. Kasılmadan, dimdik yürüyebiliyorsun. Ayakların yere sağlam basıyor çünkü uzun yola çıkmaya hüküm giymişsin. Senin duruşundaki anlamı en çok yetimler, sahipsizler, soluk elbiseliler, alınları açık, saçları rüzgârla sarmaş dolaş olanlar anlar. Seni en çok yüreği berrak, çoğunluk(la) düşünmeyenler anlar.
Ey insan!
Lambaları söndür, iletişim araçlarına sırtını dön, içinde yanan ışığı fark et. Onu dışarıdan hiç kimse söndüremez. Onu sadece sen söndürebilirsin. Böyle bir hata yapmayacaksın değil mi?
(2004)

0 yorum:

Yorum Gönder