
Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Suriye bozgunundan dolayı yaşadığı kırgınlıkları Falih Rıfkı Atay “Zeytindağı” adlın eserinde şöyle anlatır: “Karargâhın içinde “Kudüs Düştü” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı. Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine Allaha ısmarladık.”
Bu düşünceler Falih Rıfkı’nın ruh dünyasının kıvrımlarına dair bize fikirler veriyor. Kudüs’ün düşmesi vatan kavramını hakkıyla özümseyenleri nasıl derinden etkilemiş. Beklenmeyen bir ölümün tüm neşenizi alıp götürmesi bir yana, peşinden getireceği diğer yıkımlara zemin hazırlaması daha da ürkütücü. Kudüs taşıdığı, anlam itibariyle kaybedilişin ilanı. Artık Beyrut, Şam, Halep de düşecek demek. Sadece, Türk ruhunun vücut bulduğu Anadolu ve İstanbul; yani kalp ve beyin düşünülmekte. Rüyalara ve hayallere elveda. Düşleriniz yoksa edilgenliğe razısınız demektir. Bu koşullarda başkaları sizin üzerinizden düşler kuracak.
Bugün yukarıda adını andığımız şehirler konuşulduğunda “ Bizim şehirlerimiz” kaygısını ne yazık ki çekmiyoruz. Edilgenliğimiz bizi hep geri adım atmaya zorladı. Millet bilincimiz zedelendikçe kabuğumuza çekildik. O kadar hırpalandık ki vatanımızın sınırı sadece çıkarlarımız oldu. Çıkarımıza zarar verilmediği müddetçe, elle gelen düğün bayram inancı yerleşti ruhumuza. Düşünü yitirmiş milletler düşüşten yakayı kurtaramıyor. Heyecanı kalmamış insan ne ise heyecanı kalmamış millet de odur. Yani düş ve heyecandan uzaklaşmış bir insan ölüm fikriyle hemhal oluyor demektir. Bıkmadan, usanmadan hatta biraz da ince bir keyif alarak hastalıklarını konuşuyor, günü sağlıklı geçirmenin endişesini taşıyor demektir. Küreselleşme denen tuzak yerel (milli) bilinci yok etmeye yönelik proje, sinsice damarlarınızdan şuurunuzu çekiyor. Çünkü hâkim renge uyum sağlamak adına kendi renginizden vazgeçmeniz sevimli kılınmıştır. Hâkim rengin belirleyicileri, kendi renginizden taviz vermeniz karşılığında size meşru olma payesi verecek, başka bir deyişle ipinizi gevşetecektir. Demek ki bir ipi tutanlar var bir de iple tutulanlar var. Bizim, iple tutulanlardan olmaya razı oluşumuzla tezlerimizden uzağa düşmemiz paralellik gösteriyor. Rakiplerimiz bir eyleme kalkışırken “ Türkler bu işe ne der?” endişesini ne kadar taşıyorsa bizler o kadar varız.
Başa dönersek Falih Rıfkı Kudüs’ün düşüşünü ölüm haberi gibi algılıyordu. Bugün benim coğrafyalarım deyip gönül bağı kurabildiğim ve ya gönül bağını koparamadığım bir yerler var mı? Osmanlının nakış nakış ördüğü şehirlerin gözyaşları hangimizin hüznünde saklı? Bağdat’a atılan bomba kaçımızın kalbine bir şarapnel olarak düşüyor.
Bu düşünceler Falih Rıfkı’nın ruh dünyasının kıvrımlarına dair bize fikirler veriyor. Kudüs’ün düşmesi vatan kavramını hakkıyla özümseyenleri nasıl derinden etkilemiş. Beklenmeyen bir ölümün tüm neşenizi alıp götürmesi bir yana, peşinden getireceği diğer yıkımlara zemin hazırlaması daha da ürkütücü. Kudüs taşıdığı, anlam itibariyle kaybedilişin ilanı. Artık Beyrut, Şam, Halep de düşecek demek. Sadece, Türk ruhunun vücut bulduğu Anadolu ve İstanbul; yani kalp ve beyin düşünülmekte. Rüyalara ve hayallere elveda. Düşleriniz yoksa edilgenliğe razısınız demektir. Bu koşullarda başkaları sizin üzerinizden düşler kuracak.
Bugün yukarıda adını andığımız şehirler konuşulduğunda “ Bizim şehirlerimiz” kaygısını ne yazık ki çekmiyoruz. Edilgenliğimiz bizi hep geri adım atmaya zorladı. Millet bilincimiz zedelendikçe kabuğumuza çekildik. O kadar hırpalandık ki vatanımızın sınırı sadece çıkarlarımız oldu. Çıkarımıza zarar verilmediği müddetçe, elle gelen düğün bayram inancı yerleşti ruhumuza. Düşünü yitirmiş milletler düşüşten yakayı kurtaramıyor. Heyecanı kalmamış insan ne ise heyecanı kalmamış millet de odur. Yani düş ve heyecandan uzaklaşmış bir insan ölüm fikriyle hemhal oluyor demektir. Bıkmadan, usanmadan hatta biraz da ince bir keyif alarak hastalıklarını konuşuyor, günü sağlıklı geçirmenin endişesini taşıyor demektir. Küreselleşme denen tuzak yerel (milli) bilinci yok etmeye yönelik proje, sinsice damarlarınızdan şuurunuzu çekiyor. Çünkü hâkim renge uyum sağlamak adına kendi renginizden vazgeçmeniz sevimli kılınmıştır. Hâkim rengin belirleyicileri, kendi renginizden taviz vermeniz karşılığında size meşru olma payesi verecek, başka bir deyişle ipinizi gevşetecektir. Demek ki bir ipi tutanlar var bir de iple tutulanlar var. Bizim, iple tutulanlardan olmaya razı oluşumuzla tezlerimizden uzağa düşmemiz paralellik gösteriyor. Rakiplerimiz bir eyleme kalkışırken “ Türkler bu işe ne der?” endişesini ne kadar taşıyorsa bizler o kadar varız.
Başa dönersek Falih Rıfkı Kudüs’ün düşüşünü ölüm haberi gibi algılıyordu. Bugün benim coğrafyalarım deyip gönül bağı kurabildiğim ve ya gönül bağını koparamadığım bir yerler var mı? Osmanlının nakış nakış ördüğü şehirlerin gözyaşları hangimizin hüznünde saklı? Bağdat’a atılan bomba kaçımızın kalbine bir şarapnel olarak düşüyor.
1 yorum: