6 Haziran 2009 Cumartesi

AHU’YA DAİR ŞÜPHELERİM


Benim çok şükür ki bir kedim oldu, adı Ahu’ydu. Sonradan fark ettim pipisini ama olsun, ben onu Ahu olarak sevdim. Ahu 80 ihtilaline yetişemedi. Ben uyurken bazı geceler dışarı çıkardı. Ben nasıl anlamamışsam evimizin avlu duvarına yazılan kırmızıdan yeşilden yazıları, şahit olmasına rağmen gecenin üçünde, o da anlamadı. İnsanlar niçin ellerinde fırçalarla iki güne bir duvarları üst üste yazıyla dolduruyorlar? Oysa Ahu yazıyı, benim ucu sık sık kırılan, hayal kokulu kurşun kalemimden bilirdi.
Ben fırınlı sobanın önüne yüzükoyun uzanır, bol Atatürklü resimler yapar, şiirler yazardım. Bayrağın hilalini iyi çizerdim de, iyi yıldıza ulaşmak için çok sayfa delmişimdir sert plastikten silgimle.
Ahu’nun kulakları benim kulaklarımdan küçüktü ama benden daha iyi duyardı uzaktan gelen silah seslerini. Pencereden yıldızlara bakarak uyuyamazdık. Bir kurşun ayırır bizi birbirimizden diye annem perdeleri açtırmazdı.
Ahu’da bizim mahallenin kedisi olduğuna göre sağcıydı. Bazen onun sağcılığından şüphe ettiğimde oluyordu. Ezan okunurken ben toparlanıyor, kendime çeki düzen veriyordum oysa Ahu ayıp yerleriyle oynamaktan ezanı bile duymayabiliyordu. Sanırım o, günahkâr aynı zamanda cesur bir kediydi. Acaba beni uyuttuktan sonra kalkıp karşı mahallenin kedilerine karşı bir eyleme karışıyor muydu? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedim. İhtilali görseydi onu da alıp götürürler miydi?
Sağ ve sol sözcüklerini beden dersinden bilirdim, sol ayağımızı yere vurduğumuzda öğretmenimiz, sol…sol…derdi. Sahi niçin sağ… sağ… demezdi? Yoksa öğretmenimizde mi… Yok yok olamaz. Ben solaktım, öğretmenimiz ne yaptı ne etti, bana sağ elimle yazmayı öğretti. Sağ ve sol iki yön isminden başka bir şeydi, ama neydi? Karşı mahalle neydi? Karşı mahallenin bakkalı Hamdi’nin kızı ne güzeldi. Onun güzel olduğunu söylemek kötü bir şey miydi?
Ahu siyah beyazdı, televizyon siyah beyazdı, bizim mahalle beyaz, karşı mahalle siyahtı. Bir tek Ahu’yla benim düşlerim rengârenkti.
Sık sık komşu ve akraba gezmelerine giderdik, Salı günleri hariç. Her hafta Salı günü Türk filmi olurdu televizyonda. Kötüleri dövdükçe Cüneyt Arkın, Ayhan Işık, Tamer Yiğit ben de coşar Ahu’ya etmediğimi bırakmazdım. Ahu da rol icabı benim Erol Taş’ım olurdu. Onu çok hırpaladım, onca eziyete rağmen asla bana Erol Taş gibi bakmadı.
Komşuya gitmek çetrefilli bir şeydi, yolunuz kesilebilir, neci olduğunuz sorulabilirdi. Komşuya gitmek siperin dışına çıkmaktı ama yine de gidilirdi. Biz altı kardeştik, annem babam bir de Ahu… Komşularımız da bizim gibi kalabalıktı ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Kalabalık olmamız, karşı mahalleye korku, bize güven veren bir şeydi.
Sık sık elektrik kesilirdi, büyüklerimiz bundan rahatsız olsa da Ahu’yla ikimiz buna sevinirdik. Gaz lambasının ışığı, burcu burcu kokusu bizim için, düş kapısının ardına dek açılması demekti. Ahu’nun duvara düşen gölgesi dev bir arslana dönüşür, beni de yanına alır, uzak ülkelere götürürdü. Çok savaştık cinlerle, perilerle kireç badanalı duvarda. Hep yendik kötüleri, Türk filmlerinde olduğu gibi. En çok zoruma giden de, tam savaşın içine dalmışken elektriklerin gelmesiydi. Büyükler sevinirken, mutlu sona ulaşamamışlığın hüznüyle ışığa gözlerimizi açardık. Gaz lambasının dili içeri çekilir, ince bir duman yükselir, televizyonun düğmesine basılır, yeniden ısınması beklenir, renkli düşlerimizin yerini siyah beyaz çatışma ajansları alırdı. Babam ajans dinlemeyi çok severdi. Birbiriyle kavga eden iki yüz görürdük televizyonda hep. Biri şişman kel bir adamdı, diğeri de esmer uzun burunlu… Başkaları da vardı ama nedense bu ikisi çok görünürdü televizyonlarda. Onlar birbirlerine karşı öfkeli öfkeli konuşurlardı. Bizim mahalle de karşı mahalleye karşı küfürler ederek konuşurdu. Babam bazen kalabalık cızırtılar, kulak çınlatan sesler içinden bir ses arardı radyoda. Kalın sesli adamların tuhaf türküler söylediği, işçi, emek, direniş, grev, Moskova gibi sözcüklerin geçtiği uzak bir yerdi burası. Babam cızırtıları içinden bir şeyler anlamaya çalışır sonra söverdi.
Üç ablam on beş yaşın üzerindeydi, en büyük ablam nişanlıydı. Ağabeyim en küçük ablam bazen oyunlarımıza karışırdı. İneklerimiz, tavuklarımız, bahçemizde tulumbamız vardı.Etrafta tüp yağ benzin kıtlığından söz edilir ama Ahu’yla bir türlü bunu anlayamazdık. Tüp yoksa onlar da fırınlı soba yaksınlar, yağ yoksa annem gibi tereyağı yapsınlar, yakacak yoksa bizim gibi tezek yapıp yaksınlar. Bu kadar eğlenceli işler akıllarına gelmiyor mu?
Uykum geliyor, uykumuz geliyor. Dokuz dedi mi saat Ahu’yla yatıyoruz. Sabah okul var, silah sesleri geliyor yakından, uzaktan, dört bir yandan. Karşı mahallenin kızı olsa da Bakkal Hamdi’nin kızı çok güzel. Son sözümü bir tek Ahu’nun kulağına söyledim. Bizim mahallenin çocukları bunu asla duymamalı. Bizim mahallenin kedileri de…

3 yorum:

  1. Üstat,
    Şöyle bir göz gezdireyim dedim. Hemencecik sarıverdi beni. Nicedir hikâye okumamıştım
    Kalemine sağlık...
    Osman
    YanıtlaSil
  2. üstat hayat ta bir çok şeyi ahu'nun pipisi gibi geç farkediyoruz ama yazılarınız fark edildikten sonra üstad bu gün ne yazmış demekten alamıyor kendini.
    Yüreğine sağlık...
    YanıtlaSil
  3. benim okuduğum hikayeler böyle değildi hiç ya da gerçekten hikaye anlattılar bize...kalemine sağlık üstat...
    YanıtlaSil