21 Mayıs 2009 Perşembe

OYUNU HANGİ GEREKÇEYLE KULLANACAKSIN

Türkiye’de ortalama beş yıl içinde genel ve yerel maksatlı iki seçim yapılır. Halkın önüne sandıklar konur. Sonra da bu sandıklara atılacak oyların rengini belirleme amaçlı mitingler, toplantılar yapılır. Bu hal demokrasinin tabi bir gereğidir.
Seçmen bu sandıklara giderken hangi kıstaslara göre oyunun rengini belirler? Oy vermediği partiye hangi gerekçeyle sırtını döner? Ya da bir partiden vazgeçip diğer partiye yönelirken neyi hesaba katar?
Bu soruların cevaplarının önemli bir kısmına “çıkar hesapları” diye cevap veriyorsanız doğru bir tespit yapmışsınız demektir. Bu tezimizi doğrulayan en önemli deliliniz ise mitinglerde sizin işinize geleni vaat etme yarışına giren liderlerdir. Kaçak yapınıza yasal zemin hazırlayacağını söyleyen, çocuğunuza iş bulan, vergi indirimine giden, devlet dairesinde falancanın selamıyla iş gördüren, ihalenin sizde kalmasını kolaylaştıran düşüncelerden hangisi size yakınsa oyunuz oraya gidecek demektir. “benim işim görülsün de devlete, millete ne olursa olsun” diye bir düşünme biçimi siyasetçi-halk ortaklığıyla bu memlekette yıllardır icra ediliyor. Bu anlayışın ülkeye, ekonomik maliyetini bir tarafa bırakın millet olma bilincine, ideale ve inanca nasıl bir maliyet çıkardığına bir bakın. “Senin adamın, benim adamım” gibi süfli bir yaklaşım, adalet gibi yüce bir değerin ayaklar altına alınmasına ve oradan bir daha doğrulamamasına neden oldu. Adaletin olmadığı yerde de kimse kimseye güvenemez hale geldi. Herkes bir diğerinin öcüsü oldu. Kin, nefret, düşmanlık toplumun damarlarını işgal etti. Adalet uygulandığında bundan bir taraf olumsuz etkilenecektir. Bu hale rıza gösterecek ve sırtımdan bir yük kalktı diyecek incelikte düşünen birey parmakla gösterilecek kadar azaldı. “kursağıma haram lokma girmesin bir de bunun ötede hesabı var” diyebilen yönetici ve bireylere ne kadar çok ihtiyacımız var.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp hayat felsefesini sınırsız çıkar üzerine kuran bir toplum olduk. İşlenen suçlar, istatistikler bu millete yakışmayan sonuçlar veriyor. Örneğin gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada ikinci sıradaymışız. Bu sonucu öğrendiğimde kendime, ülkeme dair ümitlerimde depremler oldu. Bendeki bu olumsuz duyguyu oluşturan süreci kurgulayanlar ve icra edenler acaba ölümden sonra dirilmeye inanıyorlar mı? Yönetici olma konusunda çok hevesli olan insanların rahat uyuyamamaya da talip olmaları gerekir. Hz. Ömer hassasiyetiyle bir duruş gösteremiyorsanız, ölümden sonra dirilip hesaba çekileceğinizi unutmuşsunuz demektir. Peygamberimiz bir şehre vali atarken heveslilerden değil de sorumluluk kaygısı çektiği için geride duranları görevlendirirmiş. Günümüzde insanlar yönetmek gibi kıldan ince kılıçtan keskin bir sorumluluğu almakta ne kadar hevesli görünüyorlar.
Seçilmek isteyen de seçme konumunda olan da elini vicdanına koyup neyi, niçin, istiyorum diye tüm samimiyetiyle bir kez daha düşünsün. Hüve-l Baki. Biz ölümlüleriz.

0 yorum:

Yorum Gönder