19 Aralık 2011 Pazartesi

NİÇİN ÖĞRENİYORUZ?

İnsanoğlu taşıdığı özellikler itibariyle oldukça donanımlı bir varlıktır. Aklı sayesinde yeryüzüne biçim verebilir, nesne üretebilir, düşünce üretebilir bir varlıktır insanoğlu. İrade sahibi varlık olarak insan, bir işleyişi değiştirebilir, onarabilir veya tam tersi kusursuzca işleyen bir düzeneği bozabilir. Yani insan yetkileri olan bir varlıktır. En güzel suret ve imkânlarla “özel” kılınmış bir varlıktır insan.
İnsanoğlunun tekâmül edebilen bir varlık olması eğitim diye bir kavramı da beraberinde getirmiştir. Yaratılmışların en şereflisi olmak insanın ulaşabileceği tavanı ise hayvanlardan daha aşağı düşebilmesi de onun en aşağılık halidir. Demek ki insan yükselmekle-alçalmak arasında değişkenlik gösteren bir aralıkta yaratılmıştır. İşte eğitim insanın yükselme-olgunlaşma halini güçlendirme, hızlandırma sürecidir.
İnsan bu süreçte iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayırt etme yeteneği kazanır. Bu eylemi en iyi, en verimli gerçekleştiren bireyler veya toplumlar yüksek kültüre ulaşır, yüksek bir medeniyet kurarlar. Bunu başarmış toplumlar, başka milletlere göre bir adım öne geçer ve diğer milletleri etkisi altına alma becerisi gösterirler. Eğitim yoluyla öne geçmiş medeniyetlerin başkalarına öykünme diye bir dertleri olmaz, onlar ancak başkaları tarafından öykünülen, taklit edilen ve peşinden gidilen öncülere dönüşürler. Çünkü nitelikli bireylerden yani doğru ve güzel adına eğitilmiş bireylerin oluşturduğu toplumların huzur düzeyleri oldukça yüksektir. Bu toplumlarda hukuk, barış, düzen, adalet, başkalarına saygı algısı üst düzeydedir. İnsanın maddi ve manevi değerinin bilindiği toplum bu tekâmülü göstermiş toplumdur.
Bilmek, öğrenmek sorumluluğu beraberinde getirir. Bizim kültürümüzde bildiğiyle amel etmek diye bir tabir vardır. Yani eğitimini alıp öğrendiğin şeyi uygulayacaksın. Yoksa kendi değerini düşürürsün. Dürüstlüğün iyi bir şey olduğunu öğrenmişsen dürüst olmakla sorumlusun. Temiz olmanın, güler yüzlü olmanın bir erdem olduğunu öğrenmişsen bunu uygulamakla mükellefsin. Başkalarının iyiliğini istemenin kaliteli bir insani hal olduğunu öğrenmişsen sende bunu yaşantınla göstereceksin. Yani öğrenmek ve bilmek yeni sorumluluklar altına girmek demekmiş. Aksi takdirde bilgi yüklü aptallar olmaktan öteye geçemeyiz.
Sizler Türk gençleri olarak bugün her türlü bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. O halde problemimiz nerede? Problemimiz öğrendiklerimiz üzerinden bir hayat üretmede zorlanmamızda. Kendine güvenen, komplekslerini yenmiş, ideal sahibi, ideali doğrultusunda fedakârlıktan kaçınmayan, kendisiyle yani geçmişiyle barışık olmak… İşte bu saydıklarımız bizim yeniden yıldızı parlayan bir millet olmamızın anahtarlarıdır.
Bireysel ve toplumsal değerimizin artması zihinsel kirlilikten kurtulmamıza bağlıdır. Bunun yolu da doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen bir düşünme biçimi geliştirmemize bağlıdır. Peki, bunu nasıl sağlarız?
İnsanlığın çilesini topyekûn çekmiş büyük şahsiyetlerin açtığı yolda bıraktıkları izleri takip ederek… Yani hangi milletten olursa olsun hakikati arayarak ömrünü bu uğurda harcamış ve yazdıklarıyla, yaptıklarıyla işaret bırakmış öncüleri samimiyetle anlamaya, kavramaya çalışmalıyız. İnsanlar ya daracık dünyalar kurup onun içinde mahkûm olacaklar ya da kendilerini özel hissedip büyük düşlerin peşine düşenlerin açtığı yolu takip edecekler.
Tüm bu konuştuklarımızın mümkün olduğunu kimliğimiz dediğimiz tarihimizden devşirebilirsiniz. Popüler kültürün sığ kıyılarından kendini daha derinlikli ideallerin takipçisi kılmalısın. Bunun için eğilmelisin. Bunun için eğitim imkânlarını sonuna dek değerlendirmelisin. Türk milletinin evladı olarak hiçbir konuda ümitsizlik sana yakışmaz. Biz millet olarak ümide sımsıkı sarıldığımız için bu toprakları kendimize yeniden vatan kılmadık mı? İstersek bu ülkeyi gıpta ile bakılan bir kültür ve medeniyete yeniden ulaştırabiliriz. Yeter ki sen özündeki cevheri yeniden keşfet.

4 Aralık 2011 Pazar

PEYGAMBER ÇİÇEĞİNİ NASIL KOPARDINIZ?

Sizler O’nun çocuklarını öldürdünüz.
O’nun abası altına aldıklarını… Allah’ın “Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah sizi arındırıp tertemiz kılmak ister.” Dediği emanetleri öldürdünüz. Böylece sırça saraylarınıza, tahtlarınıza daha bir güvenle kuruldunuz.
Siz O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Çünkü O’nun getirdiğine de başka çareniz kalmadığı için teslim olmuştunuz. Bu nedenle “başka çare” oluşturacak şartların oluşumunu hep teşvik ettiniz. Yüzü hep dünyaya dönük, ışıltılı dostlar peşine düştünüz. Onları emsal gösterdiniz size itiraz edenlere. “devir değişti” dediniz. Çünkü O’nu devrini tamamlamış olarak görmek istiyordunuz, siz böyle inanıyordunuz.
Siz O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Çünkü sizin için “emanet” kavramı sadece ticaret kervanlarınızın taşıdıkları için kullanılabilirdi. Siz malı emanet alır, malı emanet ederdiniz. Kervanın taşıdıklarına ihanet edenlerle savaşır, onları öldürür, onun için öldürülürdünüz. Yine öyle yaptınız. Saraylarınız, konforunuz, ihtişamınız önündeki engelleri yani O’nun çocuklarını öldürdünüz. Siz O’nun çocuklarını dünya imparatorluğunuzun önündeki engeller olarak gördünüz.
Sizler O’nun çocuklarınızı öldürdünüz.
Çünkü O’nun çocukları yaşasaydı paranız üzerinden ürettiğiniz fantezi dünyanız; borsalar, bankalar, kasalar olmayacaktı. Teninizi kışkırtan lüksünüz, konforunuz olmayacaktı. Tepeden bakıp hakir göreceğiniz köleleriniz olmayacaktı. Hiçbir masumu satın alamayacak ve onları kimseye peşkeş çekemeyecektiniz.
Sizler O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Çünkü onlar yaşasaydı “Allah var ama biz de varız” diyemeyecektiniz. Kanun koyamayacaktınız. Yaratılmışların kaderiyle oynayamayacaktınız. Patron, padişah, kral, efendi, bey, tiran, başkan olamayacaktınız. Allah’ın ve peygamberin sözünün önüne geçemeyecektiniz.
Sizler O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Çünkü Kâbe’deki putlar bir bir kırıldığında sizin kalplerinizdeki putlar bir türlü devrilmiyordu. Sustunuz, putlarınız devrilmiş gibi yaptınız. O’nun çocuklarını öldürürken de ibadetinize düşkündünüz. Asıl tehlikeli olan da bu değil miydi? Emanetleri öldürürken bile mızraklarınızın ucuna Allah’ın ayetlerini taktınız. Allah diye diye emanetleri vahşice yok ettiniz. Hamza’nın ciğeri hala dişlerinizin arasındaydı.
Sizler O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Çünkü sizler elitist idiniz. Yönü hep dünyaya dönük olanlarla bir olmak istiyordunuz. Dünyaya koşanların peygamberler üstü bir milliyeti, akaidi vardı. Siz dünya eşrafındandınız. Siz şerefinizi dünya nimetlerine borçluydunuz. Bu nedenle güce hizmet eden herkesle dost olabilirdiniz. Yani Allah’a ve peygambere savaş açanlarla rahatlıkla aynı masada, aynı konseyde, aynı paktta, aynı birlikte, aynı kuruluşta, aynı antlaşmalara imza atarak yoldaş olabilirdiniz.
Sizler O’nun çocuklarını öldürdünüz.
Peygamberin “benim dünyadaki çiçeğim…” dediği çiçeği kopardınız.

26 Kasım 2011 Cumartesi

KASIM İKİBİNONBİR

2011 itibariyle Türkiye’de yılda 33.500 tüp bebek denemesinden 3000’i başarlı oluyor.
Program sunucusu programını şöyle kapatıyor: ‘’Yine de siz teknoloji gelişti diyerek çocuk yapmayı geç yaşlara ertelemeyin. En iyi teknoloji kendi çocuk yapma teknolojiniz…’’
Teknoloji, üretim, tüp, gelişme, çocuk…Son kelime diğerlerinin arasına hiç yakışmıyor değil mi? Bir zamanlar çocuğa Allah’ın hediyesi, Allah vergisi, Allah’ın emaneti gözüyle bakardık. Şimdi Allah’ı aradan çıkardık. Çocuğun zamanlayıcısı, yapıcısı biz olduk. Şimdi çocukları Allah vermiyor, biz yapıyoruz, teknolojimize güveniyoruz.
2011’de, gecen yıl 33.000 olan milyoner sayımıza 9000 milyoner daha eklendi. Bankalarda en az bir milyon lirası olan vatandaş sayısı 42.000’e ulaştı.
Modern kölelik yoluyla ruh fakiri, şahsiyet fakiri, gönül fakiri olanlardaki artışın ekonomi diliyle izahı var mı? Artık paran kadar varsın. Ahlak olmasa da olur. Çünkü ahlak para etmiyor.

2011 Kasımında bedelli askerlik çıktı. Ne demişti Orhan Veli,
‘’Neler yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük,
Kimimiz nutuk söyledik.’’
2011 sonu itibariyle şiirle biraz oynasak Orhan Veli bize kızar mı?
‘’Neler yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük,
Kimimiz paramızla ölümden döndük.’’

2011 Kasımında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İngiltere’ye gitti. Abdullah Gül’ün karşılanması, ağırlanması günlerce konuşuldu. İngilizlerin bizi ne kadar önemsediği belirtilerek gurur duyuldu.
Neredeen nereye? Tek dişi kalmış canavarın sahte gülüşleri bizi mutlu ediyor. Siyasetin dili böyle, daha geçen yıl Beşşar Esad’la aramızdan su sızmıyordu, şimdi ona diş biliyoruz müttefiklerimizle. Yani İngiltere’yle, Amerika’yla, Fransa’yla, İtalya’yla, Hollanda’yla…
Sahi bu ülkeler daha dün Türkleri tarihten silmek isteyen devletler değil miydi? Ya düşmanlarımız ilkelerini değiştirdiler ya da biz dünü unuttuk.

2011 Kasımında TRT’de bir belgesel yayınlandı iki bölüm halinde. ’’İsrail İsrail’e Karşı’’ Bu belgeselde Batı Şeria’da İsraillilerin yavaş istila ve ilhak yoluyla Filistin topraklarını nasıl İsrail’e katıp erittiklerini gördük.
Bütün bunlar olurken biz ne hikmetse Gazze’nin dışına çıkamadık. Uluslar arası siyasete oynadık. Gazze, Batı Şeria’nın elden çıkmasına perde görevi yaptı. Bugün elimizde ne Gazze var, ne Batı Şeria var, ne de Golan Tepeleri…
Geçen yıl İsrail Savunma Bakanı ‘’ Biz Türkiye’de İsrail’den daha güçlüyüz.’’ Demişti. Siz ne dersiniz? İsrailli bakan doğru mu söylüyor?

30 Ekim 2011 Pazar

HER ŞEY AYDINLANDI

Bu yazı başlığını bir filmden aldı. 2011’in nisan ayında televizyonda izlediğim bir filmin adı Her Şey Aydınlandı. Amerikalı bir Yahudi gencin, dedelerinin öldürüldüğü Rusya’ya yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuk esnasında Yahudi genç, bulduğu kimi nesneleri özenle plastik poşetlere koyuyor. Bu hali gören yol arkadaşı anlamsız bulduğu bu nesne toplama işi karşısında hayretle bunu niçin yaptığını soruyor. Aldığı cevap basit gibi görünse de oldukça derin: “Unutmamak için. Hafızama güvenmiyorum”
Filmin ruhunu yansıtan bir başka cümle de şuydu: “bütün aydınlanmalar geçmişin ışığında” film birçok Amerikan filminde olduğu gibi Yahudi yeteneğini, mazlumluğunu, haklılığını anlatmaya yönelik. Sinemanın büyüleyici etkisi içinde bu mesaj verilmeye çalışılıyor.
Filmde geçen bu iki cümle üzerine düşünmek gerekiyor.
“Bütün aydınlanmalar geçmişin ışığında”
“Unutmamak için… Hafızama güvenmiyorum.”
Dünü unutmak aslında yarından vazgeçmektir. Bugünle ve yarınla hesabı olanlar, tarihlerini merkeze koyup oradan elde ettikleri şahsiyetle fiile kalkışırlar. Bu hal onları özel-biricik kılar. Böylece akan, değişen zaman içerisinde kaybolma riski sıfırlanır.
Tarihi karanlık sıfatıyla yaftalayanlar, onu tamamlanmış ve ilkelmiş gibi gösterenler, aslında bugünün gerçek- hakikat olduğunu, hayatın bu gerçeklik üzerinden idame ettirilmesi gerektiğini şuurumuza sızdırıyorlar. Batının, tarihi karartması, kendi aydınlığına alan açmasından başka bir şey değildir. Geleneksel eğitim anlayışımızda dünün kıssalarında defalarca tekrar etmek yoluyla aidiyetimizi pekiştiriyor, oradan şahsiyet devşiriyorduk. Modernizm kavramının kendisinde bile tarihi aşağılayıcı bir mana var.
Kuran’ın önemli bir kısmı geçmişin anlatılmasından oluşuyor. Hatta aynı hadise farklı farklı yerlerde defalarca karşımıza çıkıyor. Unutmamıza fırsat verilmiyor. Ya da adımlarımızı nereye, nasıl, ne üzerinden atmamız gerektiği pekiştiriliyor. Hakikat dünün ışığında saklı.
Çevremizde muhatap olduğumuz mekânlardaki nesneler bizim düşünme biçimimizi de belirliyor. Evinizin duvarındaki süs eşyaları ne ile çevrelendiğinizi de gösteriyor. Çocukluğumda hangi komşumuzun evine gittimse, kendi evimiz dâhil, duvarda işlemeli kabı içinde Kuran, çerçeve içerisine alınmış besmele, Allah’ın isimleri, sahabe isimleri, hilye-i şerifler, Kâbe resimleri olurdu. Bu nesneler insanların oturuş, kalkışlarını etkilerdi.
Unutmamak için hatırlatmalara ihtiyaç var. Bir konuşmasında İsmet Özel “İnsanın özü yoktur, tarihi vardır.” demişti. Tarihimiz, özümüz ise özümüzü gürleştirmeliyiz. Özdeki gürlük kaybolmayı engellediği gibi yanlış olanın alanını da daraltıyor.

23 Ekim 2011 Pazar

MEVSİM HAZANDIR

Ekimde güneş yorgun… Belli ki bu yorgunluğu aralık sonuna dek sürecek. Her gün biraz daha az yüzünü gösterip uykusuna çekiliyor. Göğün en tepesinden yeryüzündekileri seyretmeyi gözü kesmiyor güneşin. Belki de sürekli ortalıkta olmanın kendi değerini düşürmek anlamına geldiğini idrak etti güneş. Bu tespitinde haklı olduğunu onunla muhatap olmak isteyenlerin fırsat kollamalarından anlayabiliyoruz. Dün güneşi görünce köşe bucak kaçanlar, bugün serin yerlerini onun sıcacık ellerine teslim etmek için çaba sarf ediyorlar. Yazın, perdelerini çekmediği için gökyüzüne kızanlar şimdi bulutlara küskün.
“Yazın bıktıracak kadar cömert oluyorsun mübarek, güzün de kendini bu kadar özletmenin ne anlamı var” diye sitem ederken karşımda, tabağın içinde yanakları al al elma, güneş yanığı teniyle olgun üzümler bana cevap veriyorlar: “Yazın güneşin bize gösterdiği itina, ince işçilik şimdi senin tabağında olmamıza neden oldu” diyorlar. Ben de güneşin bilgeliği karşısında mahcup oluyorum.
Bilgeliğin, adaletin uzağında olduğu asla söylenemez. Güneş kapılarını açtığında hiç kimseyi dışarıda bırakmaz; kapılarını kapadığında ise içeride kimsenin kalmadığından herkes emindir. Güneş ekimin eline hüznü vermiştir. Ekim şahsiyetini hüzünden devşirir. Ekim bilir ki kendi mekânında sarı, nemli, küf kokulu yapraklar, birden öfkelenen rüzgârın hışmına uğrayacaklar, aniden bastıran yağmurun hücumu herkesi kuytusuna koşturacak. Hazan, yaz boyu eteğinde topladıklarını ağırlaştırır, onları istif etmeye zorlar seni. Ekim kimi zaman, birden karar değiştirir, dizindeki dermanı sele verir, çökertir seni dizüstü, mevsim hazandır.
Bir ihtiyarın yüzüdür ekim. Yazın hırpaladığı, kuruttuğu, derin çatlaklar açtığı, bir ucu ölüme çıkan yalnızlıktır. Bahara çıkacak mıyım kaygısı, bir ihtiyarın kapısını öksürük olarak ekimde çalar. Damarları kuruyup kendini Azrail’ine bırakan sarı yapraklar en çok onların yüzüne çarpar.
Çocukluğumu, gençliğimi büyüten, yıkılmaya yüz tutmuş, briket avlu duvarları ayıran dar sokaklardan geçerken elinde bastonuyla bir baba dostuna rastlıyorum. Hal hatır soruyorum, kırık dökük cevaplar alıyorum. Teselli etmeye çalışıyorum, vedalaşıyoruz. Birkaç metre uzaklaştıktan sonra geri dönüyor, elini hafifçe kaldırıyor: “Hakkını helal et” diyor, bahara çıkmam der gibi. Eziliyorum… “Siz hakkınızı helal edin” cümlesini bitirmeden Mustafa amca boynunu büküp yoluna devam ediyor. Dudaklarım titriyor, gözlerim doluyor. Bir sigara yakıyorum, ekim beni içine çekiyor, atıyor beni bir izmarit olarak. Sonra üzerime basıp eziyor, eziyor…

14 Ekim 2011 Cuma

ARAP YAZI GELDİĞİNDE

Esad kimin hafızıydı,
Beşşar neyi müjdeler ?
Ne mısır yiyor amerika mübarek
Çalışıyor fabrika kırık ırak kırık ırak.

Moody’s kaşlarını çatıyor
Dövme beni tanrım, ödevimi yaparım.
Def-i haceti
Wall street’in kaddafi
Çalışıyor fabrika kırık ırak kırık ırak.

Ay Em Ef, by pass
Bu pasta kaça bölünecek?
Al eline neşteri
Nato’ya bir öpücük yanaktan
Efil efil esiyor kan kokusu ıraktan.
Yeşil yeşil kuklalar
Yutuluyor dolmalar.
Bakım var fabrikada
Türkiye, haça hilal taksana.
Durmak yok, devam yola
Çalışıyor fabrika kırık ırak kırık ırak
Paralı arap cüzdanda yer açmalı
Ortanın doğusuna ankaradan uçmalı.
Nereden esti bu rüzgar? Geldi arap baharı.


Afganın figanı United Nation
Bırak obamı.
Bir grup test yapıyor, sesler geliyor
Human right human right, oh my god!
Soluk aldırma, adam adama pres.
Altta Bi Bİ Si, üstte Asoşeytıd Pres.
Fabrika çalışıyor kırık ırak kırık ırak
Arap yazı geldiğinde
Kim bilir kaç piç doğacak?

9 Ekim 2011 Pazar

ARTIK SARIŞINDAN HOŞLANIYORUZ

“Katı olan her şey buharlaşıyor” demiş Marx. Donmanın katılaşmanın olduğu her yerde hareket- devinim bitiyor. Kendini sürekli yenileyen gün, yeni yüzlere dokunuyor. Zaman akıyor, tarih akıyor. Zaman ırmağı bilinmedik yataklara akarken, yeni nesneler, farklı kavramlar çıkıyor karşısına. Yeni- farklı ne varsa onunla yüzleşmenin hayret ve şaşkınlığı serüvenin cezbedici yanı. Farklı olanla karşılaşmanın heyecanı zamanı diri tutuyor. Dünyaya gözünü açan bir çocuğun, hatta canlının ayakları üzerinde durmayı becerdikten sonra meraklı gözlerle çevresini tanıma arzusu, onlara temas etme isteği, tüm risklerine rağmen her bilinmezi öğrenmeye çalışması insanoğlunun genel resmine ne kadar da benziyor.
70li yıllarda bir Almancı komşumuz vardı. İlkokula gittiğim yıllar… Komşumuz yılda bir memleketini ziyarete gelirdi. Her gelişinde bavullarından ne çıkacak diye merak ederdim. Seni neden ilgilendiriyordu diye merak ediyorsanız söyleyeyim. Almancı komşumuzun oğlu arkadaşımdı. Bavuldan çıkan, o ana dek hiç görmediğim oyuncak, giysi, eşya çok ilgimi çeker benim de babamın Almancı olmayışına hayıflanır, arkadaşımı kıskanırdım. Ses kayıt cihazını, hakiki çikolatayı, kot pantolonu, daktiloyu, deodorantı, kakaoyu ilk kez onlarda görmüştüm. Arkadaşımın, babasının getirdiği bavullardan çıkan ne varsa onları benden esirgeyerek sokaktaki çocuklara hava atmasını unutamıyorum.
Mevlana 13. yüzyılda “yeni şeyler söylemek lazım” derken kendi kökünden ve gövdesinden; taze, gür, diri sürgünlerin çoğalması gerekliliğini kastediyordu. Türk kültürünün cazibe merkezi olduğu zamanlar katılaşmadığımız zamanlardı, yani dip dalgalarımız yüzeydeki muhteşem ahengi biçimlendiriyordu. Çevremiz merkezdeki Türk medeniyetinin ihtişamını hayretle seyrediyordu. Başka bir ifadeyle, takip edilen ve belirleyen bir Türk milleti vardı. Bugün Türkler belirleyen olmaktan çıkmış ve belirlenen hale düşürülmüştür. “Türkiye yükselen bir değerdir, tüm dikkatler Türkiye üzerindedir” diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü kendi dip dalgalarınızdan kendinizi biçimlendirmiyorsunuz. Türkiye kendisine entegre olunmak istenen bir ülkemidir, yoksa Türkiye bir yerlere entegre olmaya çalışan bir ülke midir? Biz bugün Mevlana’ya kulak verip yeni şeyler söylemek istersek kimin diliyle ne söyleyebiliriz? Katılaşıp buharlaşmamak için kimin mecrasında akıyoruz? Başkasının yatağında akarak hareketli kalıyorsanız kimliğinizin buharlaşmasına, adınızın içinin boşaltılmasına müsaade etmiş olursunuz. Türkiye’nin kendi dip dalgalarını temsil etmemesi, Batı treni gerisinde bir vagon olma arzusu, katılaşıp buharlaşmayı kabul etmesi demektir.
Arap baharına yakalanan ülkelere Türkiye örnek gösteriliyor. 70li yıllardaki Almancı çocuğunun bana yaptığını bugün Türkiye konu komşusuna yapıyor. Türkiye elinde tuttuğu oyuncaklara bakarsa hiçbirinin kendi hayal gücünün ürünü olmadığını görecek. Elimize tutuşturulan her nesne kendi köklerimizden bir dalın kurumasına neden oluyor.
Her şeye rağmen Almancı komşunun oğlu arkadaşımla oynarken siyah karıncaları Türk karınca diye tutar, korurduk. Sarı karıncaları ise “gâvur karınca” diye öldürürdük. Şimdi gönlümüz sarıya boyandı. Sarışından hoşlanıyoruz.