.jpg)
Onu satın aldığımda demek beni incitiyor. Bir ayakkabı kutusuna koyup eve öylece getirmiştim. Haziran sıcağı vardı ayakkabı kutusuna küçük pencereler açmıştım hava alsın ve dünyaya alışabilsin diye. İncinmemesi için ürkek adımlarla dolmuş durağına kadar yürüdüm. Ara sıra kapağı aralayıp baktım oldukça ürkek ve savunmasızdı. Dolmuştan inip eve doğru ilerlerken heyecanım da artıyordu. Hastaneden çocuğunu kucağına alıp eve dönen baba gibiydim. Evde çocuklarım yeni kardeşlerini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Evin önüne gelince onu ayakkabı kutusundan çıkardım gömleğimin kalbinin üzerindeki cebine incitmeden yerleştirdim. Kalbimin üzerinde dünyalar güzeli bembeyaz bir bebek vardı henüz on günlük.
Zili çaldım merdivenlerden uçar gibi inen çocuklarımın kapıyı açmalarıyla birlikte ellerimi boş görmeleri yüzlerinde öfkeyle karışık bir endişe uyandırdı. Sol göğsümün üzerindeki sevimli ağırlığı görünce heyecanları sevinç yumağına dönüştü. Meraklı bakışlar arasında yavaşça kundağı açarcasına onu cebimden çıkardım taze çimlerin üzerine bıraktım. Çekindi korktu zaten avuç içi kadardı iyice küçüldü. Sürekli hareket eden burnuyla etrafı yavaş yavaş tanıdı tanıdıkça sağa sola küçük adımlar attı bir çim tanesi kopardı. Annesinin göğsünü ilk kez tutabilmiş bir bebek vardı karşımızda.
Ona dokunabilmek, onu incitmeden avucunda tutmak için birbirleriyle biraz da kıskanarak yarıştı, bebeğimizin ağabeyi ve ablaları. Küçük kızım Dilşen minik kardeşini kucağına aldığında kardeşinin ilk sürprizinden habersizdi. Ve bebek küçük ablasının avuçlarını ıslattı. Bebeğin rahatlaması kahkahalar arasında pek de fark edilmedi. Biraz daha kendine güveni geldi, küçük adımlarla boyundan büyük çimlerle mücadeleye başladı.
Haneye bir bebek ikram edildiğinde ailenin ilk ciddi sorumluluğu ona bir isim vermekti. Gelenek bize bunu telkin ediyordu. Birkaç isim düşünüp kura yoluyla isim bulmaya gerek görmedik. Dilşen isminden mülhem Ruşen ismi çıktı ağzımdan. Aile meclisi uygun gördü ve adını kulağına söyledik. İsmini sevmiş olacak ki daha bir keyifle havuç kemirmeye başladı. Dilşen ve Dilara ayakkabı kutusundan beşiğine yatak ve yorgan diktiler, Ruşen kirlettikçe nevresimlerini yıkadılar, çok çiş yaptığından güler yüzlü homurtular da yükselmedi değil. Ama Ruşen’e bakarken, onu beslerken, temizliğini yaparken ne kadar ciddi bir iş yaptıkları yüzlerine yansıyordu.
Ruşen’in kartondan bir beşikte kalması, ağabey ve ablalarının zoruna gitmiş olsa gerek ki babalarına şikâyette bulundular. Haklıydılar. Bizler yaylı yataklarımızda uyurken Ruşen’e yaptığımız haksızlıktı. Ben de biliyordum bunu; ama “daha bebek, bundan gücenecek değil ya” diye düşünüyordum. Çünkü ileride bana çokça masraf çıkaracağını biliyordum. Ruşen daha on günlük olmadan “ben buradayım, konuşamıyorum; ama hâlimi görüyorsunuz” demeye başlamıştı bile. Oğlum Salih’i kızlarım Dilara’yı ve Dilşen’i çağırdım. “Bana yardım edin kardeşiniz Ruşen’e yuva yapacağız” dedim. Her birine bir görev verdim. Alet kutusu, testere, tahtalar bir araya getirildi. Birkaç ay sonra gömlek cebine sığmayacağını, bir genç olacağını düşünerek tahtaları kesmeye başladım iki saat kadar sonra Ruşen’in yuvasını hazırladık. Dilşen renkli kalemlerle yuvasının dışını süsledi. Artık Ruşen’i bahçede bırakabiliyorduk. Nasıl olsa serin ilkyaz gecelerinde onu örten beyaz kürkle korunmuştu o. Giderek küçük bahçemizin dört bir yanını öğrendi, sevdi. Sabahları yuvasından çıkarınca bahçenin ortasında akrobatik hareketler yapıyor, birden hızlanıyor, aslandan kaçan ceylan gibi sağa sola koşturuyor, yerçekimine meydan okuyordu. Farklı bir ses duyduğunda irkilip dikkat kesiliyor, kulaklarını dikiyor, hemen kendine bir korunak arıyordu. Haklıydı. Etrafta ağzı sulanarak gezen kediler vardı. Ailecek kedilerden soğumuştuk. Oysa Ruşen gelmeden önce kedilere bize yaklaşsın diye yiyecek bile veriyorduk. Şimdi ise çadırımıza saldırmak için bekleyen, kendisi için tedbir alıp nöbet tuttuğumuz ormanın korkunç aslanlarıydı kediler. Ruşen’i bahçeye çıkardığımızda gözlerimiz etrafı tarıyor, bir kedi görmüşsek hemen kovalıyorduk. Çünkü Ruşen’den önce bir evladımızı daha 36 günlükken bir küçük aslana kaptırmıştık.
Dilşen bir arkadaşıyla öğle yemeğini yemek için okuldan eve gelmişti. Ben de evdeydim. Bahçede oturmuş Alev’i seyrediyordum.(rahmetlinin adı Alev’di) Kaşla göz arasında bir kedinin Alev’e saldırdığını fark edip koştum, beni fark eden kedi avını bırakıp kaçtı. 36 günlük bebek avuçlarımda can verdi. Bunu kabullenmemiz epey zor oldu. Üç günlük yas ilan ettik. Bir cenaze töreni düzenledik, küçük mermer parçalarından mezar inşa ettik. Hemen evimizin karşısındaki araziye defnettik. Aynı gün gittim ve Ruşen’i aldım. Yeni bir tavşan alacağımı söylediğimde hüzün saatlerinin etkisiyle “onun yerini hiçbir tavşan alamaz!” tepkisini aldım; ama ölüm büyük gücüyle üstünlüğünü hepimize kabul ettirdi. Ölüme karşı yeni bir cephe açmanın adıydı Ruşen’i hanemize davet etmemiz. Dilara, Salih ve Dilşen sevinçle hüznü aynı anda yaşadılar, gözyaşlarını tükettiler, ağlamaktan şişmiş gözlerle okullarına gittiler, döndüler Ruşen’e sığınıp teselli buldular.
Şimdi Ruşen 11 aylık. Bir ay sonra en pahalı havuçtan 1 kilo alıp doğum gününü kutlayacağız.
Ruşen koskoca ve zor bir kışı atlattı. Kışın üşümesin diye altına kat kat kartonlar serdik. Kilolarca marul, havuç, karalâhana yedirdik. Evdeki elmalardan, portakallardan bolca nasiplendi. Kolay kolay su içmiyor; ama tam bir çay tiryakisi. Bir bardak çayı rahatlıkla bitirebiliyor. Cinsiyetini hesaba katmadan adını koymuştuk. Doğru karar vermişiz. Çünkü bebekken cinsiyetine dair hiçbir ipucu yoktu. Ama 5-6 aylık olunca aslanlar gibi bir delikanlı olacağının ipuçlarını verdi. Şimdi Ruşen ömrünün ikinci baharına erişti. Onu görüp de “bununla iki kişi doyar” veya “bunun yahnisi de güzel olur” gibi şaka yapmaya kalkışanların yüzlerine gülüyoruz ve Ruşen’in bizim için ne demek olduğunu anlatmaya da kalkışmıyoruz.
Ruşen, Allah için efendi bir çocuk. Ağzı var dili yok. Eline vur, ekmeğini al. Kafasını kaldırıp yüzüne bakmaz. İnsan huzur verir; yanı başına otur, bembeyaz tüylerini okşa, elini, parmağını yüzüne yanaştır. Büyük küçük ayırt etmeden, gurur nedir bilmeden küçücük diliyle seni öpüp yalayıp dursun. Sen onu karşına aldığında yüzüne gelecek tebessümü istesen de kovamazsın. Hele bir de arka ayakları üzerinde ellerini yalayıp yüzüne sürüşü, arada bir elinin biriyle kulağını tutup yüzüne doğru indirişi yok mu? O anda yakalayıp kocaman kocaman öpesi geliyor insanın.
Son günlerde Ruşen’le aramız biraz açık neden derseniz anlatayım. Mart sonuna doğru bahçemde bir temizlik yaptım. Çileklerin üstünü kaplayan sonbahardan kalma ölü yaprakları topladım. Gülleri budadım. Kasımpatı köklerindeki tozu toprağı ayıkladım. Nisanla birlikte çileğin budanmış güllerin, kasımpatıların taze sürgünleri birden bire gürbüz çocuklar gibi büyüdü, coştu. Ağzının tadını bilen Ruşen’in bu sürgünlere epey zaafı var. Benim kendisine kızamayacağımı düşünüyor. Oysa yanılıyor. Boğazına bu kadar düşkün olmanın dışında bir eksiğini göremiyorum onun. Velhasıl Ruşen adı gibi parlak bir çocuk. Son zamanlarda bahçeye çıkardığımda kokladığı nesnelere çenesinin altını sürüp duruyor. Bu hareketi niçin yaptığı üzerine yorumlar yaptık. En makul yorum ise babasından geldi. Bizim bahçeden güya bir güzeller güzeli dişi bir tavşan geçecek, Ruşen kokusunu oraya bırakarak “ben buradayım ve buralar benden sorulur.” diyor. Dedim ya efendi çocuk. Ağzı var dili yok. Arzusunu babasına açıkça söyleyemiyor.
Haziran 2008



.jpg)
