15 Ağustos 2010 Pazar

RUŞEN


Onu satın aldığımda demek beni incitiyor. Bir ayakkabı kutusuna koyup eve öylece getirmiştim. Haziran sıcağı vardı ayakkabı kutusuna küçük pencereler açmıştım hava alsın ve dünyaya alışabilsin diye. İncinmemesi için ürkek adımlarla dolmuş durağına kadar yürüdüm. Ara sıra kapağı aralayıp baktım oldukça ürkek ve savunmasızdı. Dolmuştan inip eve doğru ilerlerken heyecanım da artıyordu. Hastaneden çocuğunu kucağına alıp eve dönen baba gibiydim. Evde çocuklarım yeni kardeşlerini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Evin önüne gelince onu ayakkabı kutusundan çıkardım gömleğimin kalbinin üzerindeki cebine incitmeden yerleştirdim. Kalbimin üzerinde dünyalar güzeli bembeyaz bir bebek vardı henüz on günlük.
Zili çaldım merdivenlerden uçar gibi inen çocuklarımın kapıyı açmalarıyla birlikte ellerimi boş görmeleri yüzlerinde öfkeyle karışık bir endişe uyandırdı. Sol göğsümün üzerindeki sevimli ağırlığı görünce heyecanları sevinç yumağına dönüştü. Meraklı bakışlar arasında yavaşça kundağı açarcasına onu cebimden çıkardım taze çimlerin üzerine bıraktım. Çekindi korktu zaten avuç içi kadardı iyice küçüldü. Sürekli hareket eden burnuyla etrafı yavaş yavaş tanıdı tanıdıkça sağa sola küçük adımlar attı bir çim tanesi kopardı. Annesinin göğsünü ilk kez tutabilmiş bir bebek vardı karşımızda.
Ona dokunabilmek, onu incitmeden avucunda tutmak için birbirleriyle biraz da kıskanarak yarıştı, bebeğimizin ağabeyi ve ablaları. Küçük kızım Dilşen minik kardeşini kucağına aldığında kardeşinin ilk sürprizinden habersizdi. Ve bebek küçük ablasının avuçlarını ıslattı. Bebeğin rahatlaması kahkahalar arasında pek de fark edilmedi. Biraz daha kendine güveni geldi, küçük adımlarla boyundan büyük çimlerle mücadeleye başladı.
Haneye bir bebek ikram edildiğinde ailenin ilk ciddi sorumluluğu ona bir isim vermekti. Gelenek bize bunu telkin ediyordu. Birkaç isim düşünüp kura yoluyla isim bulmaya gerek görmedik. Dilşen isminden mülhem Ruşen ismi çıktı ağzımdan. Aile meclisi uygun gördü ve adını kulağına söyledik. İsmini sevmiş olacak ki daha bir keyifle havuç kemirmeye başladı. Dilşen ve Dilara ayakkabı kutusundan beşiğine yatak ve yorgan diktiler, Ruşen kirlettikçe nevresimlerini yıkadılar, çok çiş yaptığından güler yüzlü homurtular da yükselmedi değil. Ama Ruşen’e bakarken, onu beslerken, temizliğini yaparken ne kadar ciddi bir iş yaptıkları yüzlerine yansıyordu.
Ruşen’in kartondan bir beşikte kalması, ağabey ve ablalarının zoruna gitmiş olsa gerek ki babalarına şikâyette bulundular. Haklıydılar. Bizler yaylı yataklarımızda uyurken Ruşen’e yaptığımız haksızlıktı. Ben de biliyordum bunu; ama “daha bebek, bundan gücenecek değil ya” diye düşünüyordum. Çünkü ileride bana çokça masraf çıkaracağını biliyordum. Ruşen daha on günlük olmadan “ben buradayım, konuşamıyorum; ama hâlimi görüyorsunuz” demeye başlamıştı bile. Oğlum Salih’i kızlarım Dilara’yı ve Dilşen’i çağırdım. “Bana yardım edin kardeşiniz Ruşen’e yuva yapacağız” dedim. Her birine bir görev verdim. Alet kutusu, testere, tahtalar bir araya getirildi. Birkaç ay sonra gömlek cebine sığmayacağını, bir genç olacağını düşünerek tahtaları kesmeye başladım iki saat kadar sonra Ruşen’in yuvasını hazırladık. Dilşen renkli kalemlerle yuvasının dışını süsledi. Artık Ruşen’i bahçede bırakabiliyorduk. Nasıl olsa serin ilkyaz gecelerinde onu örten beyaz kürkle korunmuştu o. Giderek küçük bahçemizin dört bir yanını öğrendi, sevdi. Sabahları yuvasından çıkarınca bahçenin ortasında akrobatik hareketler yapıyor, birden hızlanıyor, aslandan kaçan ceylan gibi sağa sola koşturuyor, yerçekimine meydan okuyordu. Farklı bir ses duyduğunda irkilip dikkat kesiliyor, kulaklarını dikiyor, hemen kendine bir korunak arıyordu. Haklıydı. Etrafta ağzı sulanarak gezen kediler vardı. Ailecek kedilerden soğumuştuk. Oysa Ruşen gelmeden önce kedilere bize yaklaşsın diye yiyecek bile veriyorduk. Şimdi ise çadırımıza saldırmak için bekleyen, kendisi için tedbir alıp nöbet tuttuğumuz ormanın korkunç aslanlarıydı kediler. Ruşen’i bahçeye çıkardığımızda gözlerimiz etrafı tarıyor, bir kedi görmüşsek hemen kovalıyorduk. Çünkü Ruşen’den önce bir evladımızı daha 36 günlükken bir küçük aslana kaptırmıştık.
Dilşen bir arkadaşıyla öğle yemeğini yemek için okuldan eve gelmişti. Ben de evdeydim. Bahçede oturmuş Alev’i seyrediyordum.(rahmetlinin adı Alev’di) Kaşla göz arasında bir kedinin Alev’e saldırdığını fark edip koştum, beni fark eden kedi avını bırakıp kaçtı. 36 günlük bebek avuçlarımda can verdi. Bunu kabullenmemiz epey zor oldu. Üç günlük yas ilan ettik. Bir cenaze töreni düzenledik, küçük mermer parçalarından mezar inşa ettik. Hemen evimizin karşısındaki araziye defnettik. Aynı gün gittim ve Ruşen’i aldım. Yeni bir tavşan alacağımı söylediğimde hüzün saatlerinin etkisiyle “onun yerini hiçbir tavşan alamaz!” tepkisini aldım; ama ölüm büyük gücüyle üstünlüğünü hepimize kabul ettirdi. Ölüme karşı yeni bir cephe açmanın adıydı Ruşen’i hanemize davet etmemiz. Dilara, Salih ve Dilşen sevinçle hüznü aynı anda yaşadılar, gözyaşlarını tükettiler, ağlamaktan şişmiş gözlerle okullarına gittiler, döndüler Ruşen’e sığınıp teselli buldular.
Şimdi Ruşen 11 aylık. Bir ay sonra en pahalı havuçtan 1 kilo alıp doğum gününü kutlayacağız.
Ruşen koskoca ve zor bir kışı atlattı. Kışın üşümesin diye altına kat kat kartonlar serdik. Kilolarca marul, havuç, karalâhana yedirdik. Evdeki elmalardan, portakallardan bolca nasiplendi. Kolay kolay su içmiyor; ama tam bir çay tiryakisi. Bir bardak çayı rahatlıkla bitirebiliyor. Cinsiyetini hesaba katmadan adını koymuştuk. Doğru karar vermişiz. Çünkü bebekken cinsiyetine dair hiçbir ipucu yoktu. Ama 5-6 aylık olunca aslanlar gibi bir delikanlı olacağının ipuçlarını verdi. Şimdi Ruşen ömrünün ikinci baharına erişti. Onu görüp de “bununla iki kişi doyar” veya “bunun yahnisi de güzel olur” gibi şaka yapmaya kalkışanların yüzlerine gülüyoruz ve Ruşen’in bizim için ne demek olduğunu anlatmaya da kalkışmıyoruz.
Ruşen, Allah için efendi bir çocuk. Ağzı var dili yok. Eline vur, ekmeğini al. Kafasını kaldırıp yüzüne bakmaz. İnsan huzur verir; yanı başına otur, bembeyaz tüylerini okşa, elini, parmağını yüzüne yanaştır. Büyük küçük ayırt etmeden, gurur nedir bilmeden küçücük diliyle seni öpüp yalayıp dursun. Sen onu karşına aldığında yüzüne gelecek tebessümü istesen de kovamazsın. Hele bir de arka ayakları üzerinde ellerini yalayıp yüzüne sürüşü, arada bir elinin biriyle kulağını tutup yüzüne doğru indirişi yok mu? O anda yakalayıp kocaman kocaman öpesi geliyor insanın.
Son günlerde Ruşen’le aramız biraz açık neden derseniz anlatayım. Mart sonuna doğru bahçemde bir temizlik yaptım. Çileklerin üstünü kaplayan sonbahardan kalma ölü yaprakları topladım. Gülleri budadım. Kasımpatı köklerindeki tozu toprağı ayıkladım. Nisanla birlikte çileğin budanmış güllerin, kasımpatıların taze sürgünleri birden bire gürbüz çocuklar gibi büyüdü, coştu. Ağzının tadını bilen Ruşen’in bu sürgünlere epey zaafı var. Benim kendisine kızamayacağımı düşünüyor. Oysa yanılıyor. Boğazına bu kadar düşkün olmanın dışında bir eksiğini göremiyorum onun. Velhasıl Ruşen adı gibi parlak bir çocuk. Son zamanlarda bahçeye çıkardığımda kokladığı nesnelere çenesinin altını sürüp duruyor. Bu hareketi niçin yaptığı üzerine yorumlar yaptık. En makul yorum ise babasından geldi. Bizim bahçeden güya bir güzeller güzeli dişi bir tavşan geçecek, Ruşen kokusunu oraya bırakarak “ben buradayım ve buralar benden sorulur.” diyor. Dedim ya efendi çocuk. Ağzı var dili yok. Arzusunu babasına açıkça söyleyemiyor.
Haziran 2008

12 Temmuz 2010 Pazartesi

ŞEHİRDEN KESİTLER


Ezanı bekleyen ihtiyar,titrek dudaklarıyla yanındaki arkadaşına oğullarından, gelinlerinden, dert yanıyor.Hayat arkadaşını yitirdikten sonra hiç kimsenin yanına sığmadığını anlatıyor.Bir tas çorbanın, bir bardak çayın asık suratların elinde nasıl zehre dönüştüğünü, kendilerinin sanki yaşlanmayacakmış gibi duruşlarını, “ölse de kurtulsak” anlamında ki tavırlarını paylaşıyor,kendisiyle aynı sıkıntılardan muzdarip derttaşına.Her şeye rağmen beddua etmiyor onlar için.”Allah ıslah etsin,acılarını göstermesin” diyor gözlerini yere dikerken ihtiyar.
Dükkanın kepengini kaldıran orta yaşlı Ali Usta’nın yüzünde de bir burukluk var.Belli ki kahvaltı yapmadan çıkmış evinden.Çay ocağından megafonla bir çay istiyor donuk sesiyle.Akşamdan oğlunun ağzından çıkan o son cümle beyninin duvarlarına sabaha dek çarpıp durmuş belli ki.”Beni dünyaya getirdiyseniz istediğim harçlığı cebime koyacaksınız”deyip kapıyı çarpmak…Nerede hata yaptık ki? Diye bir kez daha sordu kendine Ali Usta.Eli sigara paketine doğru giderken içinden Allah ıslah etsin diye geçirdi.
Hüseyin Bey’in ve eşi Esin Hanım’ın da bu sabah yüzleri bir karış.Gergin tavırlarla önce çocuklarını kreşe yetiştirecekler.Sonra Hüseyin Bey eşini,öğretmenlik yaptığı okuluna bırakacak,oradan da şube müdürlüğü makamına geçecek.Hüseyin Bey’in işindeki başarısı,saygınlığı bir türlü evinde karşısına çıkmıyor.Her akşam olmadık gerekçelerle evde tartışma çıkıyor.Esin Hanım’ım saç renginden,Hüseyin Bey’in seyrettiği tartışma programına,çocuğun çişini kaçırdığı kanepeyi kimin silmesi gerektiği gibi daha neler neler…Dünkü konu ise Esin Hanım’ın öğretmen arkadaşı Yasemin Hanım’ın okula özel arabayla gelmesi.”Benim Yasemin’den ne eksiğim var,hemen kredi çekiyoruz bana da araba alıyoruz.”Hüseyin Bey ‘in “Ne gereği var “ itirazı üzerine kıyamet kopuyor.Sitenin bahçıvanı gülleri budarken bu iki genç karı kocanın ve oradaki sabinin hallerine bakıp “Allah sizi ıslah etsin emi” diyor belli belirsiz.
Bir anneyle kızın tartışmaları apartman koridorlarında yankılanıyor.”Kızım sen ne yapıyorsun,şu kıyafetle sokağa çıkılır mı? O kadar çirkin bakışa nasıl tahammül edeceksin,utanmayacak mısın? Allah’tan korkmayacak mısın? “Kızının cevabı gecikmiyor:”Ne diyorsun sen anne.Devir değişti. Gözünü aç da etrafına bir bak.Namus,ahlak kıyafetle ölçülmez.Yeter ki kalbin temiz olsun.”Gözleri dolan annenin akşam okuduğu hadis gönlündeki sızıyı iyice artırmıştı.Diyordu ki Hz. Muhammed “Vücudunu teşhir eden kadın cennete giremez.”
Anne tüm çaresizliği ile “Yavrum Allah seni ıslah etsin” Diyor gözlerinden yaşlar süzülürken.

SON FIRSAT


Efendim,
Nazarını kaçırma benden, önce bak , sonra tebessüm et ve dokun.Ben, kervan göçerken, ürettiğim oyuncakların çukurundan çıkamayabilirim.Tökezlemeye meyyal ayaklarım dolaşabilir,ayaklarımın üzerinde duramayabilirim.Ben kurda kuşa yem olabilirim.İlk atam Âdem’den kalma zaafım beni bir ağacın altında sancılarla tutabilir,kervan tepeleri aşarken, ben oracıkta, kaçırılmış fırsatın çukurunda, perişan olabilirim.Efendim, bırakma elimi, çekme nazarını üzerimden.
Ben birçok fırsatı kaçırmış biriyim.Bundan dolayı endişeliyim.Tufan önceden haber verildiğinde, Nuh gemisini inşa ederken, dağları yutacak kadar yağmur yağacağı söylendiğinde “Böyle bir yağmur ne görülmüş ne duyulmuş” diyen akıl-tecrübe tanrısının ruhumda açtığı çatlak alabora olmamın resmiydi.İsa’nın annesi Meryem’e iftira atan da bendim.Benim çoğulcu kafam, İsa’nın peşine düşmüş on iki havariyi “Bu kadar insan, gerçeği göremiyor, siz on iki kişi görüyorsunuz öyle mi?” diyecek kadar sayıların ardına düşebilir.Eyüp peygamberin iskeleti üzerinden etleri lime lime dökülürken onun dilinden sadır olan sözlere değil de tenine takılıp kalan yine bendim.Sabrın ulaştırdığı esenlik zamanlarını kaçıran da ben oldum.Ben, tepenin ardındakini kestiremeyecek kadar ufuksuz, gece sokağa çıkamayacak kadar korkak, sonsuzluğu kazanmak adına, kendisinin olmayan birikimini ortaya koyamayacak kadar müflis bir tüccarım.Ben, tanıştığı her nesneye sermayesinin bir kısmını kaptıran bir zavallıyım.
Efendim,
Ben yüz üstü düşmüş,rezil bir haldeyken,müşfik ellerinle beni tuttun ve kaldırdın.Tüm mazlumlar senden cesaret buldu.Yaralı ruhlara şifa oldun.Dünya dipsiz bir kuyu olmaktan çıkıp bir fırsat bahçesine döndü.Senin eteğine tutunabilmişken muhabbetini ,şefaatini bizden esirgeme.Sen bizim son fırsatımızsın,rehberimizsin.

20 Mayıs 2010 Perşembe

ELİMDEN TUTULUR MU?

Aynaya bakıyorum. Bakışlarımdaki solgunluğu onaracak bir merhem olabileceğine asla inancım yok. Geride bırakılmış 44 yılın tortusu dünyanın neme nem bir şey olduğunun resminden başka ne ki? Dünyaya büyük bir iştiha ile hücum, beklide kendi gerçeğini örtmeye çalışmanın ta kendisi. Dünya bizden eksilttikçe ona saldırıyor, sonunda da yenik düşüyoruz. Onun, yani dünyanın ilkelerine göre savaştığımız için yüzümüz hep ona dönük. Hep ilke koyucunun hareketini takip ediyoruz. Sonunda ona benziyor, aşağı yerin aşağılık nesnelerine dönüşüyoruz. Ünsiyetimizi kendimizle değil, dünya ile tecessüm ettiriyoruz. Karşımıza bir ucube çıkıyor o zaman. İçiyle ve dışıyla ahengini sağlayamamış, ağlanacak halini bir böbürlenme meselesi sayacak, ahmakça bir yolun takipçisi oluyoruz. Dünya hayatı bir rüyadan başka bir şey değilse sahiplendiklerimiz oyun ve oyalamacadan başka bir şey değil ise yüzümüzün bu kesafette dünyaya dönük olmasını nasıl izah edebiliriz? Sanırım başa dönüp burasının, yani dünyanın bir rüya âlemi olduğunun bizim için bir gerçeklik olup olmadığını belirginleştirmeye yoğunlaşmak gerekiyor. Önümüzde ne var ne yok hepsini ezip geçerek saldırdığımız şeyin gerçekten bir oyalanma aracı olduğunu ölümün nefesini ensemizde hissettiğimizde anlıyoruz çoğu zaman. Dünya nimetlerinin sadece insan oluşu temin edebilecek kadarını sahiplenenlere herhalde bilge ya da veli diyoruz. Bundan ötesini elinin tersiyle itebilecek idrak derecesine ne kadar erken yaşta ulaşırsa insan, başkalarına o kadar hayat verme şansına sahip oluyor. Yani ne kadar erken “veren el” olabiliyorsan cömert olarak yaşama sürecin uzuyor. “Alan el”in de “veren el” konumuna yükselmesi için bir bilgenin veren eliyle teması gerekiyor. “Veren el, alan elden üstündür.” İlkesi bir sınıf meselesi değildir. Yani veren elin böbürleneceği bir konum değildir. Bunu da sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmaması ilkesinden anlıyoruz. Başkalarının bilmediği cömertliğin karşılığı, dünyalı değildir. Doğrudan Yaratıcı’yla teması istemektir yaptığınız iyiliği saklamak. Cebindekini esir almak, dünyadan bağımsızlığını ilan etmektir. Gücün, konforun, hazzın işgali altındaki insanlığın önce kanaati, sonra fedakârlığı yeniden tefekkür etmesi gerekiyor. Çünkü tefekkürden doğuyor merhamet. Niçin mi? Bize de merhamet edilsin diye…

18 Mart 2010 Perşembe

TANRI’NIN ELLERİ

Karanlık, tepelerin ardında gizli planlar mı kuruyor dersiniz?
Yoksa yavaş yavaş güneşi çekerken kendine
Ben geliyorum mu diyor?
O halde kim diyebilir
Ölümün ansızın gelip beni çağırdığını?

Tanrı’nın kaşlarını hep çattığı
Beni azarlamak için pusuda beklediği
Anlatıldı çocukluğumda.
Kandırmışlar beni.
Nereye baktıysam,
Tanrı’nın elleri okşamakla meşgul yarattıklarını.
Saçlarımın arasında Tanrı’nın elleri rüzgar.

Toprağa düşman mı olmalıyım
Bedenimi çağırıyor diye?
Benden koparıp bir daha vermediği
Atalarımı hesaba katarak,
Toprağın göğsünde yaralar mı açmalıyım?

Kabil’in suçunu örten toprak
Tanrı’nın elleri kılığında bana çiçekler uzatıyor.
Bana, seni gaddar olarak anlatanları bağışla.

C.EMERSON

KERVAN GÖÇÜYOR


Ömrünüzün sonuna yaklaştığınızı hissetmeniz; insanlara, çevrenize ve kavramlara yaklaşımınızı nasıl etkiler? Bu soruyu duyan kişinin ilk aklına gelebilecek soru herhalde, ölümü hisseden şahsın ölüme hangi inanç penceresinden baktığını sormak olacaktır. Yaşamı boyunca dünyayı, dünya nimetlerini hedefleyenler, başka bir deyişle; görüp dokunabilecekleri tanrılar edinenler için ölümün ayak sesleri, taptıklarının ihanetine uğramak anlamına gelecektir. Öyle bir ihanet ki bir ömür boyu peşinden koştuğunuz, ağzınıza ikide bir bir parmak bal çalan kadının, ağlarını bir başkası için ördüğünü, bir başkasının yatağından “ seninle işim bitti artık ” kahkahasını duyacaksınız. Dünya öyle kusursuz bir fahişe ki akıllı olduğunu zanneden insanın aklıyla bağını, eteğini hafifçe kaldırarak koparabiliyor. Böylesi bir insanın, ölümün yaklaştığını anlaması nefret ve hiçlik şarjörlerini etrafına boşaltmak biçiminde olacaktır. Herkese ve her şeye söverek ölecektir büyük ihanetin kurbanları.
Dünyadan öteye geçmeye ramak kaldığını anladığı halde tüm eksilmişliğini bile bile, kalanları onarmaya çalışan, hep başkalarının sıkıntılarına eğilen, ölümü başkaları için de sevdirip, sevgiliye vuslata çeviren yüzler, yani; kıyametin az sonra kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikin emrini idrak etmiş olanların ölüm karşısındaki durumu manidardır.
Birkaç haftadır babam, kabristana gidelim de aile mezarlığımızı üç-beş ağaç dikelim diye ısrar edip duruyordu. 7 Mart 2010 günü bu isteğini gerçekleştirdik. Günlük güneşlik bu bahar gününde taze bahar; örtüsüyle, kokusuyla kabristan da bile ölüm fikrini unutturmuştu. Güle oynaya karaçam ve sedir fidanlarımızı diktik. Bir bahçeye fidan diker gibi mezarlıkta ölüm fikrinin kasvetinin dışında kalışına sebep olan şey sadece mevsimin ışıltısı mıydı? Bu soruya rahatlıkla hayır diyebiliyorum. Bu sağlam duruşun arkasında seksen yıllık ömrüyle yeni bir eve taşınacakmış gibi incecik duruşuyla babamdı. Onun için, geride kalanlar eyvahlar ve keşkeler değildi. Doğru bildiği yolun sadık bir yolcusu olarak yaşamak, vaktini; okumak, ibadet ve başkaları için neler yapabilirim fikriyle geçirmek, çevresindekilere güven veriyordu. Mütevazı hayatı, azla yetinmedeki büyük şükrü, sıkıntılarını örtüp başkalarının sıkıntılarını gidermeye çalışması, özellikle de teslimiyeti “her canlı ölümü tadacaktır” hükmünün onun tarafından; gülmek, konuşmak, yürümek gibi idrak edilmesine neden olmuştu.
Bu ziyaret de amaç birkaç çam ağacı dikmekti aile mezarlığımıza. Birer metrelik boylarıyla o fidanlar yanı başımdaki asırlık çınarı, babamı bir kez daha öne çıkardı. Onunla yan yana güneye bakmak, ölüm fikrinin soğukluğunu örttü bembeyaz bir örtüyle…

19 Şubat 2010 Cuma

ŞUBAT’IN YAĞMURDAN ELLERİ


Şubat ayının sonlarına gelmemize rağmen Kırıkkale’de doğru dürüst kış göremedik. Televizyonlar memleket genelinde ağır kış şartlarından çokça bahsetti. Ege ve Akdeniz rahmetin felakete dönmesine bile şahitlik etti. Marmara peş peşe beyaz örtülere büründü. Karadeniz, Doğu Anadolu bildiğimiz gibi. Eskiler buralarda da büyük kışların olduğunu anlatsa da 34 yıldır Kırıkkale’de yaşayan biri olarak acımasız kış koşullarına pek de şahit olduğumuzu söyleyemeyeceğim.
Eskiler zor ve ağır kış hallerini yaşamışlarsa baharın ve yazın bereketli olacağını söylerler. Temmuz ve ağustos aylarında bile pınarlar dereler kurumaz. Kızılırmak barajlara takılmamışsa debisinden bir şey kaybetmez. Börtü böcek tüm canlılar bu bereketten bolca nasiplenir. Börtü böceğin, toprağın bile yüzünün gülmesi gökten gelene bağlı. Gökten gelen neye hayır diyebiliyoruz? Gökten gelenle sınanıyoruz.
Tabiatın kaderi insanoğlunun serüveni ile örtüşüyor. Ağır geçen kışın bereketli bir yazı muştulaması gibi hayatına yokluk ve zorluk çukurlarına düşerek başlayanların ileride kavuştuklarını daha çok sahiplendiğini görüyoruz. Eski kuşakların “ Yokluk görmedi ki varlığın kıymetini bilsin” diyerek gençlerden müşteki olması yabana atılır bir düşünce değildir.
Kadir kıymet bilmek de kadri kıymeti elde etme biçimimizle alakalıdır. Aynı sıkıntılara, aynı yol ve yöntemlerle ama omuz omuza mücadele edenler; dilsiz, sözsüz birbirlerini anlayabilirler. Damdan düşenin hali marangoz tarafından anlaşılamayabilir. Bu nedenle açlar, yoksullar mazlumlar, kanı emilenler plazalardan bakıldığında algılanamazlar. Tepeden bakanların gözleri, kamera duyarsızlığındadır. Kamera, ayrıntıları kaçırmayarak biçimi irdeler, güvenli veya şüpheli diye yaftalar. Güvenlik gerekçeli hiçbir kamerada insan, yüzündeki anlamlarla yoktur. Görüntülerdeki hareketli varlıklar sadece, kendilerinden şüphelenilecek canlılardır.
Hayatları sermaye yığmakla geçen bulundukları yükseklikten aşağıdakileri görmeleri imkânsız. Ancak, onlar dizlerinin üzerine düştüklerinde benzi solmuşların yüz ifadelerini okuyabilirler.
Allah’tan dışarıda yağmur var. Gökten, en yüksekten inip yoksulların ellerinden tutup kaldıran…